|
Emile
Coue’nin Yaşamı ve Çalışmaları
Yazan: Charles
Baudouin
Tıknaz ve oldukça kısa boylu. Gösterişsiz ama
dinç. Alnı oldukça açık. Yıllardır bembeyaz olan seyrelmiş saçları
geriye doğru taralı. Kısa ve sivriltilmiş bembeyaz bir sakalı var.
Güçlü ve gençlik akan yüzüne, kırmızı yanaklarına yerleşen
tebessümünde okunan muzipçe ifade, güldüğünde daha da
belirginleşiyor. Dosdoğru bakan gözleri yaşama aşkıyla dolu. Babacan
ve güven veren yüzü, iyi kalpliliğini yansıtıyor. Etrafına sabit,
içe işleyici bakışlar yönelten küçük ve keskin gözleri muzip bir
kırışıklıkla daha da küçülüyor. Alnını kırıştırdığında iyice küçülen
gözleri neredeyse kapanacak kadar ince, canlı ve yüreklendirici.
Dilden dile dolaşan kıssa ve hikayelere düşkün. Yapmacık
hareketlerden mümkün olabildiğince arınmış; her an paltosunu çıkarıp
size yardım elini uzatmaya hazır olduğunu hissediyorsunuz. Bay Emile
Coue’yi görenlerin izlenimleri bunlar ve Tanrı biliyor ki sayıları
oldukça fazla. Dünya üzerindeki hiç kimse daha cana yakın ve
yardımsever olamaz.
O, İngilizlerin ve özellikle de Amerikalıların
tabiriyle kendi kendini yetiştirmiş biri. Mütevazi kökenini asla
inkar etmiyor. Kitlelerle arasında organik bir bağı olduğunu
hissediyorsunuz. 1857 yılında Troyes’de doğmuş. Doğum günü ise
Victor Hugo’nunkiyle aynı: 26 Şubat. Oldukça mütevazi bir çevrede
yetişmiş. Babası bir demiryolu çalışanı olmasına rağmen bu genç adam
sıra dışı yeteneği sayesinde Nogent-Sur-Seine’de üniversite
diploması alana dek eğitimini sürdürme fırsatı bulur. Daha sonra
bilime yönelerek maddi bir karşılık almadığı çalışmalarına devam
eder; bu bile tek başına onun azmini göstermeye yetmektedir.
Uğradığı ilk başarısızlık onu yıldırmaz; tekrar dener ve ulaşmak
istediği dereceyi elde eder. Daha sonra babasının tayin edildiği
Montmedy şehrinde karşımıza çıkar. Ülkenin bir küçük şehrinden bir
başkasına göç eden bu gencin çocukluğunu hayal etmek güç değildir:
Fransa’nın doğusundaki demiryolu çalışanlarının ağırlıkta olduğu bir
çevrede mütevazi ve iyi kalpli insanların arasındadır. Yardımsever,
alçak gönüllü, hırsları olmayan, emektar, çalışkan ve gerçekten
dürüst olan bu insanların arasından, tek kelimeyle halkın o sıcacık
bağrından gelmiştir. Şimdiyse büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Onun
yetiştiği sınıfa özgü sağlam ve sade erdemlerin, davranış
özelliklerini aynen koruduğunu görmek çok güzel. Onu, “Vers l’Unite”
adlı klüpte ağırlayan Bay Fulliquet şunları söylüyor: “Bay Coue,
saygıdeğer akranlarının arasında ilk sırada geliyor ve kuşkusuz en
önemli örnek.” Çalışmalarının “takdire şayan” olarak
nitelendirilmesini anlayamayan Emile Coue ise alçak gönüllülüğün bu
zamanda bulunabilecek en güzel örneğini veriyor.
Emile Coue gençliğinde kimya ile uğraşmaya
karar verir ancak hayatın güçlükleri onu engeller. Hayatını kazanmak
zorundadır ve babası ona bu gerçeği hatırlatır. Bu noktada bilimsel
bir uğraşla, maddi ihtiyaçlar arasında bir tercih yapmak durumunda
kalır. Ancak bu açmaz, beklenmedik bir çözüme kavuşturulur: Babası
onu kimya bilimiyle bağlantılı olan eczacılığa yönlendirir. Kuşkusuz
eczacılığın kimya boyutu meraklısını tam olarak tatmin edebilecek
boyutta değildir. Bir psik-analistin ruhunu okşayacak biçimde,
“transfer” ya da “telafi” mekanizmasının bir örneği ile
karşılaşırız. Troyes’deki eczanesinin laboratuvarındaki genç adamın
durumunu hayal edebiliriz. Kimyager olmayı isteyip de yalnızca bir
eczacı olabilen bu genç, özel çalışmalardan ve deneysel
materyallerden yoksun olarak gerçek bir kimyager olma fırsatını
kaçırdığının farkındadır. İçgüdüsel olarak bir başka kimyaya
yönelir. Bu kimya, pahalı donanımlar gerektirmez. Laboratuvarı,
hepimizin içindedir. Bu, düşüncenin ve insan etkinliğinin
kimyasıdır. Emile Coue’nin içindeki “bastırılmış” kimyager kendini
psikolog olarak “dışa vurmuştur.” Onun psikolojiye bakışının önemli
bir boyutunu anlayabilmek için bunu aklımızda bulundurmamız yerinde
olacaktır. Bakış açısı, eski tabirle atomiktir. Zihinsel
gerçekliklere maddi, somut şeylermiş gibi yaklaşarak bitişikliği,
karşıtlığı ya da üstünlüğü madde ya da atomları ele alırmış gibi
değerlendirir. “Fikir”, “imajinasyon” ya da “irade gücü” gibi
kavramlardan söz ederken onları sanki element kombinasyonları ya da
reaksiyonlarmış gibi görür. Kendi çağındaki psikoloji akımlarının
tümüne yabancı kalır. James ve Bergson tarafından ortaya konan
süreklilik kavramından uzak durur. Onun psikolojisi, teorik bakış
açısıyla bile basit kalmayı seçer. Kendini beğenmiş aydınlar ona
burun kıvırmaya hazırdır.
Ancak iltifata, iltifatla karşılık vermesini
bilir. Doktor kimliğiyle, teoriyi ciddi bir biçimde küçümser. Küçük
ve önemsiz ayrıntılarla uğraşmak ona göre değildir. Onun hedefi
bellidir. O, alt tabakalardan gelen biri olarak saf entellektüelizme
ilgi göstermeyen bir eylem adamıdır. Kimyaya ilgi göstermesinin
ardında da, bu bilimin elle tutulur sonuçları hedeflemesi
yatmaktadır. Şu benzetmeyi yapmakta sakınca görmüyorum. Emile Coue
boş zamanlarında bir heykeltraş gibidir ve birçok model üzerinde
çalışır. Onda elle tutulur model ihtiyacı vardır. Ruhsal meselelere
tıpkı balçığa biçim verir gibi yaklaşır. Düşüncede, insan bedenini
biçimlendirecek bir güç olduğunu görmektedir. Hiçbir şekilde
yolundan sapmaz. İzlediği yol basittir: Onun psikoloji anlayışı
“ideoplastik”tir (düşünceyi biçimlendirici) ve asıl orijinalliği de
bundan kaynaklanır.
Artık Bergson’un kendisi de şunu itiraf
etmektedir:
“Zihin sürekli ve akışkan ise, maddeyi
biçimlendirmek ve kendisini madde üzerinde modellemek istediğinde,
öyle ya da böyle maddenin katılığını ve kaba süreksizliğini üzerine
almak ve kendisini uzay ve maddeymiş gibi görmek zorundadır.” Bu
yüzden esas olarak pratik psikolojinin, üzerinde durduğumuz bu özet
psikoloji olması gerektiğini düşünmek doğaldır. Emile Coue’nin
önemli selefi Bernheim, “fikir” ve “telkin” kavramlarına bir ölçüde
acımasız ve tartışmalı bir anlam yükler. (“Telkin eyleme dönüşen
fikirdir.”) Emile Coue’de bu yaklaşım daha da belirgindir. Ancak
onun sınırlarını vurgularken çok da endişeye kapılmamız gerekmez.
Çünkü bunlar düşüncenin daha güçlü bir eyleme dönüşebilmesi için
kendi kendine getirdiği sınırlamalardır.
***
Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault
ile ilk kez karşılaşır. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının
akışını değiştirecektir.
Aralarında yakın benzerlikler mevcuttur.
Liebeault yalnızca bir taşra doktorudur. Gösterişçi ve hırslı
değildir. O da bir dehadır. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler
önüne seren ve neredeyse mucizelere imza atan da odur. Son olarak
Nancy’ye yerleşmiştir. Burada, sonradan onun fikirlerini dünyaya
tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’ı bulmuştur. Emile Coue’nin de
benzer bir geçmişi vardır. Hareketlerinde aynı ölçülülük
gözlenmektedir; hiçbir zaman insanlara ulaşmaya çalışmamıştır ama
insanların kendisine ulaşmasına olanak sağlamıştır. İlk başlarda
birkaç komşusu ile başlayan ziyaretler şimdi (1922) her hafta
yalnızca kendisini görmek amacıyla Boğaz’ı aşarak Nancy’e gelen çok
sayıda İngiliz’e kapılarını açmasıyla sürmektedir. Bu dürüst ve
mükemmel insan, doğal mütevaziliği nedeniyle fikirlerinin tüm
Avrupa’da kendini kabul ettirdiğine hala inanamamaktadır.
Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına
katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve
uygulamalara koyulmuştur. Kısa süre geçmeden bunun barındırdığı
potansiyelleri kavramıştır. Ancak Liebeault’un çalışmalarında
kendini engelleyeceğini düşündüğü bir belirsizlik keşfeder. Onun
tabiriyle Liebeault’un çalışmaları, “yöntemden yoksundur.” Pozitif
ve somut doğası, “dokunma” ve “elle tutuş” ihtiyacı, halen kolay
ulaşılamayacak ve kaprisli bir gerçeklikle yüzleşmek zorundadır.
Deneysel ve pratik bir yöntem ihtiyacı duyarken, güçlü gözlem
yeteneğini serbest bırakır. (Onun bir gün gelip de kendisinde
herhangi bir biçimlendirici çalışma ihtiyacı duymaksızın zihinleri
biçimlendirme yeteneğini keşfettiği düşünüldüğünde, bunun ne denli
büyük bir yetenek olduğu anlaşılır.) Pratik düşkünü olduğu kadar,
gözlemlerinde de son derece özenlidir. Öğretisinin en yeni ve en
verimli yönü basit günlük gözlemler aracılığıyla gün yüzüne çıkar.
Bunun bize bir ders olması gerekir. Günlük gözlemler üzerine
sanatsal bir yetenek bilim için göz ardı edilemeyecek zengin bir
alan sunar. Kuşkusuz başka süreçlerin de eklenmesi gerekir, ancak
bunun yerini doldurabilecekleri söylenemez. Resmi bilimsel eğitim,
göründüğünden çok daha skolastik yapıdadır: Nasıl mantık yürütülmesi
gerektiğini öğretir, ama nasıl gözlem yapılması gerektiğini
unutturur. Rousseau’dan başlayarak ”yeni ekollerin” öncülerinin
ellerin etkinliği ile gözlemler arasındaki ilişkiyi nasıl
kavradıklarına da değinebilir. Ancak insanın pratik yönünü bir
kenara ayırarak entelektüel yönünü geliştirmeyi amaçlayan eğitim,
zekanın gerçek temeli olan gözlem yeteneğini tehlikeye atma riskini
doğuracaktır.
Kaderin sert darbelerine bir kez daha
teşekkürlerimizi sunmak zorundayız: Çünkü bu darbeler eğiticidir.
Emile Coue’nin eğitiminin, sürmesi gerekirken kesintiye uğraması
nedeniyle üzüntü değil, mutluluk duymalıyız. Zihninin en verimli
olduğu yıllarda geleneksel üniversite programını takip etmek yerine
okuldan uzaklaşması ona daha çok şey öğretmiştir. Onun bilim
anlayışı her adımda yaşamın tam kalbine doğru ilerlemektedir. Onu
izleyerek sıhhi ve dinçleştirici bir doğa banyosu yapmak inanılmaz
keyif vericidir. Doğrusu bu kısır entelektüelizm ile övünmekle
yetinen insanların asla tadamayacakları bir keyiftir.
Böylelikle Emile Coue içe işleyici, muzip ve
iyilik dolu bakışlarıyla gözlemlerini sürdürür. Her şeyden önemlisi
çalışmalarında sınırsız gözlem fırsatı bulur. İlaçların değişken
tesirleri; ilaç şişelerindeki sözcüklerin etkileri; kimi inatçı
hastalıkların zararsız bileşimler aracılığıyla tedavi edilmesi; tüm
bunlar doğal olarak bu büyük gözlemci için bir anlam taşımaktadır.
Bilinçaltındaki rollerini daha sonra kavrayacağı tüm bu gözlemler
gençliği boyunca zihnine işlemiştir. Bunlar, gelecekteki kendi
kendine telkin tezinin taşlarını döşemektedir.
***
Bu arada Nancy ekolünün fikirleri yayılmaya
başlar. Amerika’da, bu fikirlerin istismar edildiğine ve
aldatmacalara varan boş laflar ve koparılan yaygaralar aracılığıyla
gündeme yerleştiğine tanık oluruz. Emile Coue bu hiç de ilgi çekici
olmayan literatürde, yine de faydalanılabilecek bir şey
bulabileceğini düşünür. Tüm bu değersiz birikintilerden güçlü ve
temel bir ilke çıkarması onun erdemini göstermeye yeterlidir.
“Sindirimi oldukça güç” olarak nitelendirdiği bu Amerikan
broşürlerinin birinde, en azından üzerinde büyük sabırla çalıştığı
deneylerin emarelerine rastlamıştır. Bu deneylerde, Liebeault ile
görüşmesinden sonra arayışı içerisine girdiği “yöntem” için temel
taşların yer aldığına inanır. Böylece 1901 yılına ulaşırız. Artık
uygulamaya koyduğu “yöntem” deneğin hipnotize edilmesine
dayanmaktadır. Bunun için de, denek uyanık halde iken
gerçekleştirilen, telkinleri esas alan bir dizi deneyden yaralanır.
Sonuç olarak Emile Coue hipnotizmadan yararlanmaktadır.
Yavaş yavaş kendi kişisel katkıları olan
fikirler kesin bir hal almaya başlar. Bunlar belirli bir yönteme
dayanan deneylerle, yıllardır biriktirmekte olduğu basit ve gündelik
gözlemlerin biraraya gelmesiyle oluşmuştur. İlaçların değişken ve
beklenmedik tesirlerinin tek açıklaması da, kuşkusuz hastanın “imajinasyonudur.”
Belirli bir yöntem dahilinde kademe kademe gerçekleştirilen
deneylerde yönlendirilen “imajinasyon” olağandışı telkin ve
hipnozlarda da temel rolü oynar. Telkin ya da hipnoz uygulanan
hastanın pasifliği ve hareketsizliği, irade ve imajinasyon
arasındaki çatışmada imajinasyonun üstün geleceğinin açık bir
göstergesi değil midir? Bu yalnızca sistematik telkin ve hipnoz
koşullarında gözlemlenebilecek bir olgu da değildir. Günlük
yaşamımızda da aynı çatışmaya ve aynı başarısızlığa sürekli olarak
tanık oluruz. “Kendimi tutamıyorum.” ya da “Kendime engel
olamıyorum.” diye düşündüğümüz her an bunu yaşarız.
Böylece Coue’nin iki temel fikrinin kökenine
ulaşmış oluruz. İlki, tüm telkinlerin son tahlilde kendi kendine
telkin olduğudur. Kendi kendine telkin “imajinasyonun” ya da
“zihnin” bilindik etkinliğinden başka bir şey değildir. Ancak
belirli yasalar çerçevesinde gerçekleşen bu etkinlik düşünüldüğünden
daha güçlüdür.
İkinci temel fikir de ilkinin doğal sonucudur:
Telkinde telkini gerçekleştiren kişi değil, yalnızca deneğin
imajinasyonu etkili olduğu için, telkin ve hipnozlarda tüm
iştirakçilerin tanık olduğu şiddetli ve gerçek çatışma, iki irade
arasında değil, deneğin imajinasyonu ile iradesi arasında yaşanır.
İmajinasyon, iradenin üstesinden gelir.
Göründüğü kadarıyla bu ikinci fikir, Emile
Coue’nin en önemli ve en verimli fikridir. Üzerinde özenli bir
biçimde çalışmış ve bu yasayı görülmemiş bir keskinlikle ortaya
koymuştur. Tersine dönen çaba olarak adlandırdığım bu yasaya göre
irade, yalnızca telkin karşısında etkisiz olmakla kalmaz aynı
zamanda onun daha da güçlenmesine hizmet eder. Bisiklet sürmeyi yeni
öğrenen bir kişinin karşısındaki taşı gördüğünde düşme korkusuyla
uzaklaşmaya çabalarken onun üstüne üstüne gitmesinin arkasında bu
yatar. Sahne korkusu ya da gülme krizlerindeki durum da aynıdır. Ne
kadar engellemeye çalışırsanız o kadar artarlar.
Kuşkusuz bu yasayı daha da özlü bir biçimde
ifade etmek mümkündür: Bilinçli benlik ile bilinçdışı benlik
arasındaki çatışmada belirleyici olan her zaman için bilinçdışı
benliktir. İradenin bilinçdışı karşısında zafere ulaşabilmesinin tek
yolu onun kendi silahlarını ödünç almaktır. Belirli bir yöntem
dahilinde gerçekleştirilen kendi kendine telkinlerde yaşanan da tam
olarak budur.
Emile Coue deneklerde imajinasyonun muazzam
gücünü keşfettikten sonra hipnotizmadan yararlanmayı bırakmıştır.
Artık deneklere kendi kendilerine nasıl telkin yapacaklarını
öğretmeye koyulmuştur. Bu tercihinde de son derece haklı olduğunu
ispat etmiştir. Telkinin sonuçları olağan sınırların çok ötesine
geçmiştir. Telkinden organik vakalarda da yararlanmaya başlamıştır.
Onun yanı sıra Lousanne’li Dr. Bonjour tarafından gerçekleştirilen
bağımsız incelemelerde vücuttaki benlerin telkin aracılığıyla yok
edilebildiğine tanık olunmuştur.
1910 yılında sistem sıkı bir bütün teşkil eder
duruma gelmiş ve bu tarihten itibaren “yeni” Nancy ekolü olarak
tarih sahnesindeki yerini almıştır. Sürekli olarak yaygınlaşan toplu
oturumlarda (yalnızca savaş yıllarında hafif bir düşüş görülmüştür.)
Emile Coue şaşırtıcı sonuçlara ulaşmıştır. Günümüzde “Nancy
mucizelerinden” söz edilmektedir. Kendi yaşamı güçlüklerle dolu olan
bu insan, onu gerçek bir kurtarıcı olarak gören binlerce kişiye
sağlık ve mutluluk dağıtırken hiçbir karşılık beklememiştir.
Emile Coue, Tanrı ve insan sevgisiyle dolu olan
bu çalışmalarıyla kendini halka adamıştır. Dünyanın bu sıradan
insanlarına sonsuz bir sevgi ve yakınlık duymaktadır. Bu, onun hem
görkemi hem de sınırını ortaya koyar. Kendi fikirlerinin kitlelerce
kucaklanmasının önünü açmıştır. İfadelerini her geçen gün
basitleştirmesinin ve hatta son konferanslarında kimilerini rahatsız
eden çocukça ve basmakalıp bir havaya bürünmesini göze almasının
ardında da bu takdire şayan eğilimin yattığı hiçbir zaman
unutulmamalıdır.
Emile Coue sürekli olarak aynı şeyleri
tekrarlamakla suçlanmaktadır. Aynı şeyleri tekrarlıyor olabilir, ama
ondan değişmesini beklemek pek mümkün değildir. Kendi adıma bunun
çok da arzulanacak bir şey olmayacağını düşünüyorum. İki fikri var;
bir üçüncüsüne sahip olduğunu söyleyemem. Bir üçüncüsüne ihtiyacı da
yoktur. O iki fikre gerçekten hakimdir ve onlarda ısrar etmektedir.
Onlara büyük önem atfetmektedir. Onların ağırlığının farkındadır.
Kuşkusuz bu yoğunlaşmasının değerini de çok iyi bilmektedir. Bir
fikrin telkine ve güce dönüşmesinin tek yolu da onun üzerine
yoğunlaşmaktır. Telkin uygulanırken yararlanılmasını önerdiği
monoton ve inatçı tekrarların etkisinin farkındadır. İsa’dan önce
yaşamış Romalı devlet adamı Cato’yu anımsatır. Cato kürsüde her gün
“Kartaca’nın yok edilmesi gerektiğini” tekrarlayarak bu amacına
ulaşmıştır. Direngenlik bir sınırlamadır, ancak aynı zamanda bir
güçtür.
Emile Coue’nin tarzının herkese hitap etmediği
oldukça açıktır. Herkesin fazla “arınmış” olduğu Geneva’da Fransız
sadeliğinin ve yardımseverliğinin ulaştığı sınır insanları hayrete
düşürmüştür. Emile Coue’nin gittiği her yerde yarattığı heyecan
dalgası ve başarılarının kopardığı gürültü, nazik ve ihtiyatlı
kimseleri ürkütmüştür. Onu gösteri yapmakla ve neredeyse
şarlatanlıkla suçlayanlar olmuştur. Oysa bu yersiz suçlamalarla,
bilge ve yardımsever insanın mütevaziliğini ve fedakarlığını
bilenlerin nasıl da umutlarını kırmışlardır! Bu, mıknatısın demiri
çekmek için gürültü çıkardığını iddia etmekle birdir. Hz. İsa’nın
tekrar aramıza dönerek şehrin arka sokaklarında fakir maiyeti
eşliğinde yürüdüğünü görseler de bu “soylu” insanların yüzlerini
çevirerek onu “şarlatan” diye suçlayacaklarından eminim. Ancak Emile
Coue herkesi hoşnut edemese de kendi doğru bildiği yolda
ilerlemektedir.
Kuşkusuz daha esnek davranabilmesi ve farklı
dinleyici topluluklarına hitap edebilmesi arzu edilebilirdi. Ancak
onu olduğu gibi kabul etmek en iyisidir. O sert bir elmastır ve bir
çeşit doğal güçtür.
Yaradılışı gereği yaptığı tercih sonucunda
kendini kitlelere ulaşacak etkinliklerle sınırlarken bunu rahatlıkla
gerçekleştirebileceğinin farkındadır. Onun yolunu izleyen öğrenciler
ve özellikle de doktorlar yetişmektedir. Onların etkinlikleri
kendinin ulaşamadığı yerlere ulaşacaktır. Parisli Dr. Prost ve Dr.
Vachet ile Monier Williams’tan özel olarak söz etmekte fayda vardır.
Nancy’e gelerek kendi kendine telkin konusunda incelemeler yaptıktan
sonra Londra’da yöntemi uygulamak üzere bir klinik açmışlardır.
“Coueizm”in etkili orjinalitesini en iyi kavrayan doktorlar ve
aydınlar İngiltere’den çıkmıştır. (“Coueizm” tabirini de onlara
borçluyuz.) Diğer yerlerde olduğu kadar Fransa’da da hala çoğu insan
anlamak istememektedir. İlk başlarda tamamıyla absürd olarak
nitelendirdikleri bu fikir artık kendini hissettirmeye başlamıştır
ve görmezlikten gelinememektedir. Eleştirilerin de yönü değişmiştir:
“Pekala, çok güzel. Ama biz bunları zaten uzun süredir biliyorduk;
bir başka isim altında bizim eski dostumuz telkini ısıtıp tekrar
önümüze sürüyorsunuz.” Bunlar Bay James’e göre her yeni fikrin
karşılaşmak zorunda olduğu iki aşamadır. Gerçekten yeni olan her
fikir ilk önce ölçüsüzlükle suçlanmasına, daha sonra da doğruluğu
kabul edilip sıradanlık suçlamasına maruz kalır. Üçüncü aşamaya yani
anlama aşamasına geçmeleri için daha ne kadar beklememiz gerektiğini
bilemiyoruz. Genel olarak resmi bilimin getirdiği temel eleştiri
Emile Coue’nin bir doktor olmadığıdır. Nancy okulunda sayıları her
geçen gün artan doktorlar da görmezden gelinmeye çalışılmaktadır.
Ancak Nancy okulunun fikirlerinin tıbbın yanı sıra her alana
yayıldığını görmekte fayda vardır. Eğitim, ahlak, psikoloji ve
sosyoloji alanlarında yeni bakış açıları geliştirilmektedir. İnsan
zihnine ilgi duyan hiç kimse onlara karşı kayıtsız kalamamaktadır.
Sayıları az da olsa bunu son derece iyi anlayan din adamları da
mevcuttur. 10 Haziran 1921 tarihinde, Londra’daki St. Paul
Katedrali’nde Rahip E. W. Barnes tarafından verilen vaazdan söz
etmemize bile gerek yoktur. Geneva’lı bilim adamlarına örnek olacak
açık fikirli din adamlarına sıkça rastlamaktayız.
Sözünü ettiğimiz tutumlar hiç de şaşırtıcı
değildir. Emile Coue’nin öğretisi metafizik sorunlar üzerinde mutlak
bir biçimde tarafsızlığını koruyor olsa da ruhun beden üzerindeki
gücünü kabul etmesiyle din ile ortak bir zeminde buluşmaktadır.
Üstadın yaşamı da gerçek ruhsallık ile son derece örtüşmektedir.
Adanmışlığının eşi benzeri yoktur. O olağandışıdır. Onun karşısında
saygıyla eğilmek için Nancy’de başka bir “mucize” ile karşılaşmamıza
gerek bile yoktur. O mucizenin ta kendisidir.
|