|
Gölgelerin Kaçınılmaz
Dünyasına Ait Önsezi
Yıl 1949’du. Kalın bir kar
örtüsü yaşlı Innsbruck şehrindeki görkemli barok binaların ana
hatlarını gözden saklıyordu. Tyrol topraklarının nezih
başkentinde, Alp Kışının amansız gücü yüzünden kimse kalmamış
gibi görünüyordu. Adını Doğu Avrupa’nın uzun süre önce ortadan
kaybolan birleşmiş devletlerinin sevilen lideri Maria
Theresia’dan alan geniş cadde, her öğleden sonra gözlenen kötü
havanın etkisinden kaçarak sığınabilecekleri bir korunak bulmak
için koşuşturanlardan yoksundu. Korunak, özellikle de sıcak bir
korunak kesinlikle az bulunuyordu. Isıtma malzemelerinin kıtlığı
kamu binalarının büyük çoğunluğunu, özel binaların da birçoğunu
soğuğa mahkum etmişti. Innsbruck’un ünlü üniversitesinin tarihi
odaları bile, ilminden çok hissettiği rahatsızlığın etkisinden
profesörlerinin çevresinde, çok sıkı giyinmiş oldukları halde
titreyen birbirlerine sokulmuş öğrenci yığınlarını
barındırıyordu. Manavlar, cesaretleri kırılmış bir şekilde,
küçücük dükkanlarında soğuktan donmuş sebzeleri satmayı
beklerken, Fransız işgal kuvvetlerinden Faslı sipahiler ve
Senegallı piyadeler, generallerinin kendilerini bu kar ve buz
ülkesine yerleştirmeye karar verdikleri güne bağıra çağıra lanet
ediyorlardı. Böyle bir günde sıcak bir odaya çekilme imkanı
bulmuş olan kadını, erkeği, çocuğu, herkes gerçekten mutluydu.
Şehrin merkezinde
yoksulların oturduğu mahallenin küçük, kıyıda kalmış bir
sokağında, şapkalı, paltolu ve geniş atkılara sarınmış iki
silüet hızlı adımlarla Amerika Birleşik Devletleri Bilgi
Teşkilatı tarafından nüfusun entelektüel açıdan
zenginleştirilmesi ve tesadüfen -belki de o kadar tesadüfi
değildir- fiziksel rahatlığı için yapılmış halka açık okuma
salonuna benzer bir yere gidiyorlardı. Orada, hepsi de dört
işgal kuvvetlerinin en zengin ve en cömert olanın ideallerini
taşıyan, birkaç dilde basılmış kitapların ve süreli yayınların
arasında, Tyrol kışından kaçan yorgun ve üşümüş sığınmacılar
sıklıkla biraraya geliyordu. Söz konusu iki silüet, sadece kötü
hava koşullarından değil, devam eden başka sıkıntı ve
zorluklardan da kaçan iki sığınmacıydı. Onlar yakındaki
anavatanları Macaristan’dan kaçıp kardeş ülkede, birçok Doğu
Avrupa’lının artık ikinci anavatanı haline gelmiş olan
Avusturya’da geçici de olsa ikamet etmeye gelmiş mültecilerdi.
Bu iki yurttaştan yaşlı olanının oldukça etkileyici bir görünümü
vardı, üstelik ilim, din ve halk yaşamı alanlarında da aynı
derecede etkileyici bir itibara sahipti. Profesör J. Katolik
Kilisesinin bir papazı ve son zamanlara kadar papazlık statüsünü
sürdürmekle birlikte, kilisenin resmi onayıyla terk ettiği
Cizvit Tarikatının bir üyesiydi. Yıllardır ülkesinin akademik
dünyasının seçkin, önde gelen kişilerinden biri ve bir Macar
üniversitesinde kürsü sahibi en genç profesör olarak
biliniyordu. Felsefe üzerine ayrıntılı bilgilerle dolu pek çok
kitabın yazarıydı ve Heidegger, Jaspers ve Jean Paul Sartre’la
şahsen tanışmış, varoluşçuluk konusunda uzmanlığı kabul edilmiş
biriydi. 1945 yılında ismi Macaristan’ın, tüm ulusun kilisesinin
önderliğini de beraberinde getiren başpiskoposluk bölgesi için
aday gösterilenlerin arasındaydı, ancak birkaç yıl sonra
hapsedilmesi tüm dünyada skandal yaratacak olan bu kahraman,
trajik piskopos Kardinal Mindszenty’den yana adaylıktan
çekilmişti. O sıralarda Profesör J. Avusturya’da, sadece birkaç
vatandaşının haberdar olduğu, kişisel temasının ise daha da az
sayıda kişiyle devam ettiği sakin bir yarı emeklilik hayatı
içinde, çok sade ve gizemli bir silüet olarak yaşıyordu. Sürekli
sohbet ettiği seçilmiş kişilerden biri, bu kış gününde
yürüyüşüne eşlik eden, papaz olma yönünde büyük emelleri olan
genç yaşına rağmen kendini iyi yetiştirmiş bir öğrenciydi. Bu
genç adam, yani bu bilimsel incelemenin yazarı garip bir
şekilde, geleneklere uymayan düşünüş tarzı ve gençliğin verdiği
hararetli davranışlarıyla birlikte din konusundaki büyük
ilgisine şaşırmış görünen münzevi profesörün dikkatini çekmişti.
“Sizi çok takdir ediyorum, genç Baronum,” demişti ilk
karşılaşmalarında; “Daha eski bir çağda olsa, gerçek bir
aykırı(*) olabilir ve Dominikanlar tarafından yakılabilirdiniz!”
Bu umut verici açılış sözleri, Amerikan kütüphanesinin okuma
salonunda neredeyse her gün gerçekleşen buluşmalara, arada bir
de yakınlardaki bir cafe’de Türk kahvesi ve Fransız konyağı
zenginliği eşliğindeki kısa süreli arkadaşlığa yol açmıştı.
“Bu öğleden sonra size bir
ikramım olabilir,” dedi profesör yol arkadaşına. “Mutlaka
ilginizi çekecek garip bir kitap geliyor.”
“Garip bir kitap mı? Ne
hakkında? Yazarı kim?”
“Bana, göklere çıkarmaktan
hiç vazgeçmediğin eski arkadaşlarınla, Gnostik aykırılarla
ilgili olduğu söylendi, üstelik ilgilendiğin bir başka adam,
saygıdeğer Dr. Jung tarafından yazılmış.”
“İsviçreli psikolog mu?”
diye sordu genç adam heyecanla, “Bu dağların karşısında yaşayan
ve büyücülerle simyacıların eski gelenekleri konusunda çok usta
olduğu söylenen kişi mi?”
“Ta kendisi. Zürichli
‘Büyücü’ [sihirbaz].”
Profesörün vermiş olduğu bu
ilgi çekici haberle, soğuktan donmuş iki yolcu okuma salonuna
girdi, karla kaplı paltolarını ve şapkalarını çıkardıktan sonra
salonun uzak bir köşesinde, büyük ve üzeri yeterince boş olan
masaya rahatça oturdular. Avusturyalı kütüphaneci kız profesörün
her zaman okuduğu birkaç yayını masaya koyarken alışılmış
biçimiyle “Hochwurdiger Herr” (Sayın Beyefendi) diyerek saygılı
bir şekilde reverans yaptı. İki arkadaş kendilerini Marshall
Planının fonlarıyla cömertçe ısıtılan odanın güzel sıcaklığının
fazlasıyla artırdığı sessizliğe ve bilimsel rahatlığa
bıraktılar. Bir saat geçti.
Profesör J.’ye göre kapının
açılması ve kütüphanecinin heyecanlı fısıltıları, o anki
sığınaklarında kendilerine katılmak üzere bekledikleri aykırı ve
psikolojik harikaları taşıyan kişi olduğunu haber veriyordu. İki
sıra dışı özelliğiyle; büyük ve şişkin evrak çantasıyla, siyah
eski püskü paltosundan çıkan papaz yakasıyla, Avusturya, İsviçre
ve İtalya’ya sık sık kısa geziler yapan gezgin Macar papazı
Peder Z.’den başkası olmadığı hemen anlaşılan, ufak tefek, pek
de alımlı olmayan adam onlara doğru yaklaştı.
Sessizce masaya yanaşan
ziyaretçi resmi bir şekilde başını eğerek profesörü selamladı.
Macaristan’ın manastır
sınıfının geleneksel Latince selamlama tarzıyla “Laudetur Jesus
Christus,” (Mesih İsa’ya şükürler olsun) dedi.
Ziyaretçi, vatandaşlarının
oturduğu masadaki boş bir koltuğa sessizce yerleşirken profesör
ve arkadaşı “In aeternum. Amen,” (Her ebediyette. Amen) diyerek
Pederin selamına uygun bir şekilde karşılık verdiler. Bu
selamlaşmayı sessiz, tedbirli, ama işitilebilir tonlarda devam
eden dikkate değer uzunlukta bir sohbet izledi. Sohbetin konusu
başlangıçta, anlaşılır bir şekilde gündemde bulunan ve kaygılı
kalpleri çok yakından ilgilendiren meselelerdi. Macaristan’daki
Komünist diktatörlüğün en son hareketleri anlatıldı; papazlar ve
rahibelerden en son tutuklananlar, din adamları sınıfının üst
düzey üyelerinin gösteriye dönen duruşmaları, talihsiz
arkadaşların ve akrabaların yakalanışı ve hapsedilişi. Sürgün
topluluğun fısıltılı umutları, Batı uluslarından kaynaklanan
politik baskılar nedeniyle Rus destekli tiranlığın olası çöküşü,
Vatikan’ın umutları, dünyanın her yerindeki politikacıların
tereddütleri, bütün Batı Avrupa’daki kamplarda ve diğer
tesislerde bulunan pek çok mültecinin yaşamakta olduğu kötü
durum... bunlar ve ilgili diğer konular kırışık alınlar ve
sıkıntılı bakışların eşliğinde konuşuldu, tartışıldı. Sonunda,
konuşulması gerekenler azaldıktan ve kaygılı sorular
yanıtlandıktan sonra, uzun süredir bekleyen konuya eğilmenin
zamanı gelmişti.
“Sevgili dostum,” dedi
profesör, sesinde hayret verici bir ölçülülük göze çarpıyordu,
“bu sabah bana Doktor Jung’un küçük bir kitabından söz
etmiştiniz. Yanınızda getirdiniz mi?”
Peder Z dikkatli bir
şekilde tıka basa dolu evrak çantasını ağır ağır açarak içini
karıştırmaya başladı. Birkaç dakika sonra, ufakça bir cilt
çıkardı ve masanın üzerine, profesörle genç arkadaşının
kolaylıkla görebileceği bir yere koydu. Profesör cildi açıp
ışığın sayfaları en iyi biçimde aydınlatacağı bir açıya çevirdi.
Üç adam da kendinden geçmiş bir ilgiyle bakıyordu. Önlerinde
pahalı bir cilde sahip, parşömene benzer, estetik bir kağıt
üzerine oldukça süslü harflerle basılmış küçük bir kitap
duruyordu. Kısa bölümlerin başlangıç harfleri tamamen Orta Çağ
el yazmalarındaki sözcüklerin karmaşık ilk harflerini
andırıyordu, her sayfadaki metin ise sayfa numaralarının Roma
rakamlarıyla yazıldığı, kenar boşlukları geniş olacak biçimde
bırakılmış bir çerçeveyle çevrelenmişti. Kitabın metni, bakanın
uzun zamandır kullanılmayan eski tarz Gotik Almanca türünde bir
anlatı olduğunu ilk bakışta fark edebileceği gibi Almancaydı.
Almanca metne karşın, kitap ön sayfaya özenli ve sanatkarane bir
şekilde yazılmış Latince bir başlık taşıyordu:
VII Sermones ad Mortuos.
Yazarın adı başlığın
altındaki satırda Basilides, yazıldığı yer ise İskenderiye,
Doğu’nun ve Batı’nın Buluştuğu Şehir olarak görülüyordu.
Genç adamın yanakları
kızardı ve sanki çarpılmış gibi kitaba yaklaştı. Zar zor, nefesi
kesile kesile, papaza sordu: “Profesör J. bize, sanırım siz de
aynı fikirdesiniz, bu kitabın Dr. Jung tarafından yazıldığını
söylemiştiniz. Öyleyse niçin Mısır’daki İskenderiyeli ünlü
Gnostik Basilides’in adını taşıyor? Bunun doğru kitap olduğundan
emin misiniz?”
“Evet Baron, bu doğru
kitap, Ölülere Yedi Vaaz. Sana öyküsünü çabucak anlatmama izin
ver, o zaman sen de anlayacaksın. Bu kitap 1916 yılında Dr. Carl
Jung tarafından yazıldı ama halkın kullanabileceği şekilde hiç
basılmadı. Elimizdeki, Jung’un en yakın arkadaşlarından
bazılarının kullanması için özel olarak hazırlanmış bir baskıdan
alınan az bulunur bir kopya. Aslında, bu cilt Jung tarafından
uzun zaman önce Hollanda’da bir doktora verilmiş, doktor da
ölmeden önce onu en büyük ilgisi psikoloji olan ve Hollanda
kilisesini ziyaret eden İtalyan bir piskoposa vermiş. Şimdi
Vatikan’da olan yaşlı piskopos da çok benzer nedenlerden ötürü
kitabı bana verdi. Belki işitmişsinizdir, Dr. Jung’un eski
Gnostiklerin öğretilerine normalin üstünde bir ilgisi var, bu
yüzden bu özel durumda bir nom de plume (takma ad ç.n.) olarak
Basilides’in adını kullanmış.”
“Gnostiklere yönelik büyük
merakı olan yalnızca o değil,“ diye gülümsedi Profesör J. “Genç
Baron da oldukça aykırı. Gelin şimdi kitaba biraz daha bakalım.”
Kitabın metni de kesinlikle
başlık sayfasının gösterdiği kadar garip ve çekiciydi. “Sermo I”
başlıklı ilk bölüm Almanca yazılmış uğursuz cümleyle başlıyordu:
Die toten kamen zurück von
Jerusalem, wo sie nicht fanden, was sie suchten. Sie begehrten
bei mir Einlass und verlangten bei mir Lehre und so lehtre ich
sie:
Höret: ich beginne beim
Nichts, das nichts ist dasselbe wie die fülle. In der
Unendlichkeit ist voll so gut wie leer. Das Nichts ist leer und
voll. Ihr konnt auch ebenso gut etwas anderes vom Nichts sagen,
z.b.es sei weiss oder schwarz oder es sei nicht, oder es sei.
Ein unendliches und ewiges hat keine Eigenschaften, weil es alle
Eigenschaften hat …
* * * * * * *
Ölüler aradıklarını
bulamadıkları Kudüs’ten geri geldiler. Benden içeriye kabul
istediler, onlara öğretmemi istediler, ben de onlara öğrettim:
Beni Dinleyin: Hiçlikle
başlıyorum. Hiçlik tamlıkla aynı şeydir. Sonsuz halinde tamlık
boşlukla aynı şeydir. Hiçlik hem boştur, hem tamdır. Hiçlik
hakkında pekala başka şeyler de söylenebilir, yani beyaz ya da
siyah olduğu, var olduğu ya da var olmadığı. Sonsuz olanın,
ebedi ve ezeli olanın niteliği yoktur, çünkü bütün niteliklere
sahiptir.
Genç adam profesöre dönüp
sorana kadar ilk bölümü, ya da vaazı okudular: “Tüm bu
belirsizlik de ne? Pleroma sözcüğünü tanıdım, eski Gnostiklerin
yazdığı Plenum’u (Latince; doluluk ç.n.), Gnostikler hakkında
daha doğrusu Gnostiklere karşı şeyler yazan Papazların ifade
ettiğini gördüğüm birkaç fikri de çıkarabildim. Vaaz adındaki bu
şeyi hiç anlayamıyorum!”
Profesör hemen yanıtladı:
“Bu Mutlak’ın, tanımlanamaz’ın tarifi. Doktor Jung’un bununla
güç anlar yaşaması hiç garip değil. Areopagite Dionysius
tarafından üstü kapalı söylenen mistik karanlığı hatırlıyor
musun? Ya da Meister Eckhart’ın betimlemelerindeki şiirsel
belirsizliği? Jung’un bu eski mistiklerin de karşılaşmış olduğu
bir vazifeyle karşı karşıya olduğuna hiç kuşku yok. Okumaya
devam et!”
Bundan sonra “Sermo III”
başlığını taşıyan bir sayfa dikkatlerini çekti:
Ölüler bataklıklardan
yükselen dumanlar gibi yaklaştılar ve haykırdılar: “Bize en yüce
tanrı hakkında daha fazla şey anlat!”
– Abraxas bilmesi zor
tanrıdır. Onun gücü en fazladır, çünkü insanlar onu hiç
kavramazlar. İnsanlar güneşin summum bonum’unu (en büyük
iyiliğini) görür, şeytanın da infinum malum’unu (sınırsız
kötülüğünü), ama Abraxas, o görmez, çünkü o, hem iyilik hem de
kötülüğün annesi olan tanımlanamaz yaşamın kendisidir.
Profesör J. metni okumayı
bıraktı. “O, evet, Abraxas. Başı bir horozunkine benzeyen
Gnostik evren hükümdarı. Bu tuhaf Gnostik tanrısal varlıkların
bazılarını hatırda tutmuş olsak kutsal tablolarımız ve
statülerimiz ne kadar da renkli olurdu. Elbette, insan İsa’mızın
imgesinden usandırılıyor, özellikle de burada her zaman altın
yaprakla kaplandığı Avusturya’da. Ama, önemli değil, Jung
gerçekten de eski horoz tanrıyla ilgili tarifiyle bir şeyler
başarmış. Bunun, en azından etkileyici bir şiir olduğunu
söylemeliyim! Şunu dinleyin!”
Sonra da zorla kontrol
altında tuttuğu belli olan, sabit bir sesle okumaya başladı:
O kendini boşlukla birleştiren tamlıktır.
O kutsal düğündür;
O aşktır ve aşkın katlidir;
Mukaddes olandır o ve ona ihanet edendir.
Günün en parlak ışığı, deliliğin en derin gecesidir.
Onu görmek körlük demektir;
Onu bilmek hastalık;
Ona tapınmak ölümdür;
Ondan korkmak bilgelik;
Ona karşı durmamak özgürlük demektir.
Kısa bir sessizlikten sonra
yeniden yüksek sesle okumaya başladı:
İşte korkunç Abraxas da böyledir.
O kendini gösteren en kudretli varlıktır ve onda yaratılış
kendisinden korkulur hale gelir.
O, Pleroma’ya ve onun hiçliğine karşı yaratılışın açığa vurulmuş
itirazıdır.
O, oğulun dehşetidir, kendini annesine karşı hisseden oğulun.
O, annenin oğluna duyduğu sevgidir.
Yeryüzünün hazzı ve cennetin acımasızlığıdır o.
İnsan onun yüzü karşısında felce uğrar.
Onun karşısında ne soru ne de yanıt vardır.
O yaratılışın hayatıdır.
O farklılaşmanın faaliyeti.
İnsanın sevgisidir o.
İnsanın konuşması.
O hem aydınlığıdır insanın, hem de karanlık gölgesi.
O hilekar gerçekliktir.
"Bu Jung gerçek bir şair,”
diye araya girdi büyük evrak çantalarının ve az bulunur
kitapların taşıyıcısı papaz. “Bu pasaj Goethe ile eşdeğer ya da
en azından Tanrı’dan korkunç bir köpekbalığı olarak söz eden
felsefi şairimiz Endre Any ile.”
“Köpekbalığı ya da horoz,
ikisi de tamamen aynı şey. Tanrı sevgi ve ışık olduğu kadar
dehşet ve karanlıktır da. Yoksa Auschwitz nasıl açıklanabilir ya
da Stalin ve uşaklarının yönettiği Sibirya ve Budapeşte’deki
işkence odaları?” Profesör J. başını salladı, uzun beyaz saçları
alnına doğru düzensiz dalgalar halinde yayıldı.
“Ama bu karanlık ve korkunç
eylemler Tanrı’dan çok şeytanın alanına girmiyor mu?” diye sordu
Peder Z.
“Asla, dostum. İsviçreli
doktor bu küçük kitapta sayısız tanrı ve şeytan var derken doğru
söylüyor. Hem bir şeytan nedir ki zaten? Kilise onun düşmüş bir
melek olduğunu söylüyor, öyle de. Ama nereden düşmüş? Tanrı’nın
büyüklüğünün aleminden ya da burada söz edildiği biçimiyle
Pleroma’dan veya tamlıktan. Düşmek inmek anlamına gelir,
yüksekten alçağa inmek. Bu yüzden şeytanlar Tanrı’dan tüm
yaratılış düzeylerinin en altına, cehennem denen yere düşmüş
varlıklardır. Diabolos sözcüğünün gerçekte küçük tanrı anlamına
geldiğini bir düşün. Bu küçük kötü tanrılar aslında bazı
yanlışları teşvik etmekten sorumlu olabilirler, ama tüm iyi ve
kötü şeyler için nihai sorumluluk mutlaka Tanrı’ya kalır. İşte,
Jung’un Abraxas’ının bizim “kötü sadece iyinin olmamasıdır”
diyen Aziz Thomas ve teologlarımızı kavradığımızda inandığımız
Tanrı’dan daha doğru bir Tanrı imgesi olmasının nedeni de
tamamen budur. Alman ve Rus ölüm kamplarıyla bunları yaratanlar
sadece iyiden yoksun değiller; onlar kötüler.”
Üçlünün en gencinin
çekingen bir şekilde yaşça büyüğünde kusur bulmasının zamanıydı:
“Öyle görünüyor ki Profesör, bu kez Gnostik bir aykırı gibi
konuşan sizsiniz. Aynı anda hem iyi hem de kötü olan bir Tanrı
insanlar için hiç de tatmin edici olmayan bir tapınma nesnesi
olurdu elbette.”
“’İnsanlar’ derken
inananların oluşturduğu yığınları kastediyorsan, tabii ki
haklısın. Yine de eski günlerden Gnostik arkadaşların Tanrı
bilgisinin Tanrı’ya tapınmaktan daha önemli olduğunu söylerlerdi
ve Tanrıyı bilmek için kötünün bilinmesi gerektiğini de.”
“Gnostiklerin bunu
söyleyeceği konusunda sizinle aynı fikirdeyim Profesör, ama
sizin söylemek istediğiniz ne?”
“Söylediğim şeyin hem
akıllıca hem de gerekli olup olmadığını kendime sormam gerek. Bu
yüzden bir şey söylemeyeceğim.”
“Yine bir Cizvit gibi
konuştu,” diye mırıldandı Peder Z., düşüncesizce ifadesinden
hemen pişmanlık duyarak.
“Öyle olsun, Cizvitlerin,
diğerleri dayanamayıp yenildiğinde yine de varlıklarını
sürdükleri bilinir.” Profesör dikkatini bir kez daha kitaba
çevirdi.
Kitabın gözden geçirilmesi
neredeyse sona yaklaşıyordu. Son bölüm üç okuyucunun bakışını da
üstüne çekti. “Sermon VII” başlıklı olan ve sayfa numarası
olarak Roma rakamıyla XVII’yi taşıyan bu bölüm bir Gotik D harfi
olan çok iri, tezhip edilmiş bir harfle başlıyordu:
Des nachts aber kamen die
Toten wieder mit kläglicher gebärde und sprachen: noch eines,
wir vergassen davon zu reden, lehre uns vom Menschen…
* * * * * * *
Gece ölüler yeniden geldi
ve yakınmalar arasında şöyle dediler: “Bilmemiz gereken bir şey
daha var, çünkü onu tartışmayı unutmuşuz: Bize insanı öğret!”
İnsan tanrıların,
iblislerin ve ruhların dış dünyasından iç dünyaya, büyük olan
dünyadan küçük olan dünyaya girilen ana kapıdır. Küçük ve
önemsizdir insan; geride kolayca bırakılabilir ve böylece bir
kez daha sınırsız uzaya, mikrokozmosa, iç ebediyete girilir.
Tahmin edilemeyecek bir
uzaklıkta, cennetin en yüksek noktasında kendi başına bir yıldız
hafifçe parıldar. Bu, yalnız olanın tek Tanrı’sıdır. Bu, onun
dünyasıdır, onun Pleroma’sı, onun tanrısallığı.
Bu dünyada, insan
Abraxas’tır, kendi dünyasını yaratan ve mahveden.
Bu yıldız insanın Tanrı’sı
ve amacıdır.
O onun yol gösteren
tanrısallığıdır; onda insan sükunu bulur.
Ruhun ölümden sonraki uzun
yolculuğu ona gider; insanı harika bir ışığın parlaklığına sahip
daha büyük dünyadan koruyabilecek her şey onda parıldar.
Bu Tek’e insan dua
etmelidir.
Böyle bir dua yıldızın
ışığını çoğaltır.
Böyle bir dua, ölüm
üzerinde bir köprü kurar.
Mikrokozmosun hayatını
çoğaltır; dış dünya soğuduğunda, bu yıldız yine de parıldar.
İnsan bakışlarını
Abraxas’ın coşturan oyunundan başka tarafa yöneltebilirse, onu
kendi Tanrı’sından ayırabilecek hiçbir şey yoktur.
İnsan burada, Tanrı orada.
Zayıflık ve önemsizlik burada, ebedi ve ezeli yaratıcı güç
orada. Burada sadece karanlık ve nemli bir soğuk var. Oradaysa
her şey güneş ışığında yıkanıyor.
Bu sözler üzerine ölüler
sessizleştiler ve gece sürüsünü koruyan çobanın ateşi üzerinde
yükselen bir duman gibi ayaklandılar.
Metin, Dr. Jung tarafından
görünüşte biraz gizli ve özel bir mesajı saklama girişimine
işaret eden, ama büyük olasılıkla geç dönem Mısır kaynaklarında
sıkça görülen bir tarzda majik bir Gnostik formüller dizisi de
içeren “Anagram” başlıklı kaba sözcüklerden oluşan dört heceyle
sona eriyordu.
Üç okuyucu aynı tarzda
anlamlı bir şekilde birbirlerine baktı. Masada huşu ve hayret
dolu ürkütücü bir ruh belirmiş gibiydi. Yıllardır kitabın
içeriğini bilen sahibi bile görünür biçimde etkilenmişti. Birkaç
dakika boyunca kimse konuşmadı.
Sessizliği Profesör J.
bozdu: “Dr. Jung Rönesans majisyenleri tarzında bir kahin (seer)
ve bir mistik. Onda akademik gözün gördüğünden daha fazlası
olduğunu bir süredir biliyordum. O, Freud’un tersine, ruhun
karanlık gizemlerinden korkan biri değil. Arkadaşları ve
yandaşları arasında geleneklere uymayan, garip ilişki ve
ilgilere sahip insanlar var. İtalyan öğrencilerinden birinin bir
teozof, aynı zamanda doktor olan bir İngiliz yandaşının da bir
Rus üstadın meraklısı olduğunu duymuştum. Merkezi İsviçre’de
olan Avusturyalı mistik Rudolph Steiner tarafından kurulmuş
grupla onun arasında bir ilişki de olmalı. Pek çoğumuz Dr.
Jung’un spiritizmle ilgili olgulara kendini kaptırdığını ve
okült olgular üzerine bir tez yazarak doktorasını aldığını
biliyoruz. Bazı kişiler onun spiritüel bir pagan olduğunu
düşünüyor, bazıları da onu Hristiyanlığa karşı önyargılı olmakla
suçluyor. Bu küçük kitap her iki düşüncenin de yanlış
olabileceğini gösterebilir, çünkü Jung’u pagan ya da Hristiyan
kategorilerinin dışına çıkararak onun bir tür Gnostik olduğunu
gösteriyor. Bu olağanüstü belgeyi dikkatle okumuş olmaktan
kesinlikle çok mutluyum, size müteşekkirim Peder.”
Genç arkadaşları her
zamanki ateşliliğini bile geride bırakır bir şekilde konuşmaya
girerken, ılımlı bir tavra sahip papaz, profesörün yorumlarına
teşekkür etme fırsatı bulmuştu: “Ben de gerçekten son derece
müteşekkirim, sözcüklere sığmaz bu. Yine de fazlasıyla
endişeliyim, çünkü bize bu kitabın çok zor elde edildiğini
söylediğinizi hatırlıyorum. Her sözcüğü hatırda tutacak şekilde
içeriğini ezberlemek isterdim. Hayatta sahip olmak isteyeceğim
bir kitapla karşılaşsaydım, o mutlaka bu olurdu!”
“Hafızanızı bu kadar
zorlamanız gerekmeyebilir Baron, çünkü yarın geceye kadar
Innsbruck’tan ayrılmayacağım, siz de o zamana kadar çok güçlük
çekmeden bu az sayıda sayfayı kopya edebilirsiniz. Sadece bir
iyilik yapıp yarın saat beşten önce kitabı bana geri verin.
Fransiskan manastırında kalıyorum, buradan çok uzak değil.”
Kitabı mutlu arkadaşına
uzattı, o da titreyen elleriyle kitabı kavrayıp dikkatlice
paltosunun iç cebine gizledi. “Bu gece kopyasını çıkaracağım.
İstediğiniz kadar erken bir saatte, hatta sabah ayininden önce
onu alabilirsiniz.”
Dışarıda kışın erken
karanlığı çökmüştü. Müdavimleri okuma salonunu neredeyse
boşaltmıştı, belli ki kütüphaneci de kapıları kapatmaya
hazırlanıyordu. Nazikçe iyi dileklerini ifade eden, üç arkadaş
paltolarını giyip şapkalarıyla atkılarını taktıktan sonra
binadan çıktılar. Kış akşamı onları sarıp sarmaladı, birlikte
kısa bir yürüyüşün ardından, her biri kendi yoluna gitmek için
dağıldı. Olağanüstü bir gün sona ermişti.
Ama tamamen değil. Üç
arkadaştan biri kendi adına kesinlikle günü sona erdirmeye
niyetli değildi. Hiçbir yuvarlak masa şövalyesi Kutsal kase’yi
Jung’un Ölülere Yedi Vaaz’ının kopyasını taşıyan Macar
öğrenciden daha büyük bir saygı ve arzuyla taşımamıştır. Ağır
ağır giden soğuk tramvay, terminalden şehrin uzak bir bölgesi
olan kaldığı yere yürüyüş, telaşlı hazırlıklar ki bu
hazırlıklara yeterli miktarda kağıt ve sağlam bir dolmakalem
edinmek de dahildi, tüm bunlar sıkı sıkıya bir çalışma ve
beklentiyle dolu bir ömrün ödüllendirileceği ve taçlandırılacağı
bir yere yapılan yolculukta yerlerini almıştı. Yemekle ilgili
simyasal işlerin kutsal yeri olan mutfak, hızlı bir şekilde bir
geceliğine skriptoryum haline getirildi, ateşli katip ise
kendini tamamen adayarak genç ömrünün en büyülü uğraşlarından
birine daldı.
Yaşlı pansiyoncu kadının,
köpeğinin tüylerini fırçalamasından günlük yemeklerin
hazırlanması ve yenmesine, giysilerin ütülenmesinden Tarot
olarak bilinen büyülü destenin bir başka biçimi olan Orta Çağ’a
özgü Tarock kartlarıyla oynanan oyunlara kadar sayısız iş için
kullandığı en değerli eşya olan büyük mutfak masasının üzerinde,
şimdi dikkatlice yazılmış sayfalar üst üste yatıyordu. Bu
saygıdeğer masa daha önce hiç bu kadar büyük bir çabaya ve daha
ateşli bir kendini işine adama örneğine tanık olmamıştı.
İş bittiğinde gece yarısını
bir hayli geçmişti. Kısa bir süre sonra güneş doğacak, günün ilk
ayinine giden Fransiskenlerin manastırına aceleyle gidilecek, en
sonunda da bu değerli cilt, sacristy’de hala biraz uyku
sersemi olan Peder Z.’ye verilecekti.
Evet, iş bitmişti ama gizem
henüz başlıyordu. Gölgelerin kaçınılmaz dünyası, günlük yaşamın
gün ışığı dünyasına girmişti.
* * * * * * *
Zaman geçti ve dünya
değişti; Yedi Vaaz bir zamanlardaki katibi için bir hayret ve
merak nesnesi olarak kalmayı sürdürdü. On üç yıl sonra uzak
California’da, ölüler bir kez daha hararetli hayranına “geri
döndü”. Kudüs’ten değil, Zürih’ten geliyorlardı ve Rascher
Verlag yayınevi tarafından Erinnerungen Traume Gedanken von C.
G. Jung (Anılar, Rüyalar, Yansımalar; C. G. Jung) başlığı
altında yeni yayınlanmış bir kitapta görünmüşlerdi.
Yayınlanmadan önceki Almanca bir kopyası ona İsviçreli bir
arkadaşı tarafından verildiğinde, başkahramanımız bu kitabın ek
bölümünde gizemli Vaazlar’ın Almanca metninin bulunduğunu hemen
fark etmişti. Vaazlar’ı takdim eden sayfada nahoş bir dipnot
vardı: “Yalnızca Almanca basımda yayınlanacaktır.” Katibimizin
şevki bir kez daha kabarmıştı. Aklına Almanca metnin yalnız
İngilizce okuyabilen, ama sırf bu nedenden ötürü bu kitabı okuma
şansından mahrum kalmaması gereken birçok kişiye ulaştırılması
gerektiğine dair bir fikir geldi. Şimdi önünde daha az romantik
olmakla birlikte yine de ilgi çekici bir iş duruyordu: Metnin
Almanca orijinalinden İngilizce’ye çevrilmesi. Jung’un kendisi
tarafından dağıtılmış olan Almanca orijinaline oldukça benzer
bir biçimde, bu çeviri de gizli bir şekilde basılacak ve sınırlı
sayıda birkaç yakın arkadaşa dağıtılacaktı. O sıralarda,
elbette, Zürih ve Kusnack’lı yaşlı bilge adam dünyevi hayatının
sahnesinden ayrılmıştı. Hala spekülasyona ve garip dedikodulara
maruz kalan kişiliği, daha önce olduğundan çok büyük bir
açıklıkla ortaya çıkmıştı. Jung psikolojisi yavaş yavaş Almanca
konuşanlarla sınırlı dünyanın dışına çıkmaya ve hareket
kazanmaya başlamış, kurucusunun geleneklere uymayan ruhsal
ilgileri de simya üzerine yaptığı fevkalade çalışmaların ortaya
çıkması ve Answer to Job (Göreve Cevap) ile geleneksel teolojiye
Gnostik saldırısıyla kısmen belgelenmişti.
Ancak, Yedi Vaaz’ın
çevirisi yine de gizli bir konu, Gnostisizmle ve Jung’un
psikolojisiyle ilgilenen az sayıda kişi tarafından okunacak bir
metin olarak kalmıştı. Uzun süredir mevcut aynı zamanda
bilinmeyen bir çeviriydi. İşin bir parçası daha bitmişti, ama
esrar devam ediyordu ve gölgelerin dünyası daha da büyümüştü.
* * * * * * *
Yine zaman geçti ve dünya
daha çok değişti. 1960’lar geride kalmıştı, 1970’lerin büyük
bölümü de; geçen yıllarla birlikte bir karışıklık ve daha
spiritüel bir yaratıcılık çağı geldi. Vietnam savaşı kaybedilmiş
(Amerika Birleşik Devletleri’nin kaybettiği tek savaş) ama
çağdaş Batı kültürünün sıradan bilinci ve ruhunu yitirmiş
denebilecek yapısına karşı olan savaş neredeyse kazanılmıştı.
Çocukların bazılarının Kova Çağı demekten hoşlandığı türdeki
haçlı seferi, daha önceki haçlı seferlerine benzer şekilde,
ruhun koruyucu gücünün yattığı Kutsal Kabiri geçici süreyle
serbest bırakmıştı. Yeni çağın şaşkın çocukları kayayı
yuvarlamış ve tarifsiz bir büyüklüğün ortaya çıktığını ilan
etmişlerdi. Bir zamanlar şair Yeats’in haber verdiği, kaba ama
harikulade bir hayvan, doğmak için ağır ağır Bethlehem’e
yaklaşmıştı. Ozanlar “Günler, siz bir değişimsiniz” diyorlardı
ve gerçekten de değişmişlerdi. Meleklerin kanatları havadaydı.
Bu yeni günlerde, Dr. Jung
hiç olmadığı kadar öne çıkmıştı. Fiziksel olarak uzun bir süre
önce bu dünyadan ayrılmış olmasına rağmen, varlığı yıldan yıla
giderek daha fazla hissedilmeye başlamıştı. Psikologlar ve
psikiyatrlar Freud ve Skinner’ın oyunlarını oynamaya, libidodan
ve nevrotik farelerin labirentlerinden zevk almaya devam
ediyorlardı ama edebiyat, mitoloji, şiir ve gittikçe artarak
eğitimsizleşen bir dünyada varlığını sürdüren bu tür kültürlerin
dünyası Jung’un daha çok farkına varmıştı. Jung kendi
terapisinden, hatta kendi analitik psikolojisinden daha önemli
bir hale gelmişti, üstelik işin tuhaf yanı, bu durum tamamen
normalmiş gibi görünüyordu.
Jung’un ve daha önceki
saklı figür ve konuların yükselişiyle birlikte, dünya da Jung’un
Yedi Vaaz’da kendisiyle ilişkilendirdiği eski bir spiritüel
disiplin olan Gnostisizm konusuna duyulan ilginin alçakgönüllü
canlanışına tanık olmuştu. Uzun süredir toprak altında kalmış el
yazması kitaplar Mısır’da gün ışığına çıkmış ve bunlar birçok
bilginin, hatta meslek dışından olan hayal gücü kuvvetli ve
yaratıcı kişilerin ilgisini çekmişti. Pleroma, Abraxas ve
Basilides gibi sözcük ve adlar, içgörülü ve yaratıcı çok sayıda
kişi için artık tümüyle yabancı bir şey değildi. Jung’un ve
Gnostiklerin zamanı gelmişti. Ölülere Yedi Vaaz’ın zamanı
gelmişti.
İşte, ölülerin bir kez daha
Kudüs’ten geri gelişi ve ilgi gerektirişi de bu zamana denk
geliyordu. Vaazlarla, bunların gelecekte nasıl kullanılacağına
dair önceden herhangi bir bilgisi olmaksızın kendini adayarak
bunları kopyalamış kişi arasında bağ kurmada aracı olan o
orijinal küçük dramanın temsilcileri üzerinde, aradan geçen otuz
yıl çok şeyi değiştirmişti. Profesör J.’nin asil silüeti dünya
akademisinden ayrılmıştı. Kalbinin, Bavaria Munich’teki sürgün
yerinden kaygıyla izlediği halkının 1956 yılındaki vatansever
isyanının feci başarısızlığına dayanamadığı söylenmişti. Kitabın
taşıyıcısı olan Peder Z. de, tıpkı yaşayışına benzer bir
şekilde, dikkat çekmeden ve gösterişiz biçimde yabancı bir bağda
mütevazı bir işçi olarak ölmüştü. Sürgün, belki de kadim
Gnostiklerin gönderildiği o daha büyük sürgünü bir ışığın
tamlığından yayılan kıvılcımların sürgününü yansıtarak devam
ediyordu. Bir zamanlar kopyayı çıkarmış olan genç katip ise,
onlarla ilk karşılaştığı Tyrol Alplerinden çok uzakta, ölüler ve
Bilge Basilides’in onlara verdiği vaazlar tarafından sık sık
ziyaret ediliyordu. Yeni bir dünyadaki yeni arkadaşların verdiği
cesaret, çok uzun zaman önce ve çok uzaklarda karlı bir kış
gününün öğle sonrasında tutuşturulan alevi körüklemişti. Burada
anlatılan ilk olayların üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, Yedi
Vaaz’da da telaffuz edildiği gibi, Dr. Jung’un Gnosisi artık
daha geniş bir çevre için ulaşılabilir hale getirilmişti.
İnsanlık tarihinin her
çağında, özel bir bilme vasfı ya da Gnosis ile dolu kişiler
olmuştur. Carl Jung da böyle bir kişiydi. Bu bilme, onun da
tekrar tekrar ifade ettiği gibi, kendi zamanının ya da herhangi
bir zamanın, eldeki bilim ve din gelenekleri içinde bulunamazdı.
Açık olan tek bir yol vardı, geriye kalan tek bir seçenek; Jung
ilk deneyimi yaşamak zorundaydı. Onun verdiği isimle bu
Urerfahrung (arşetipik deneyim), yani Gnosis deneyimi, onu
Basilides’in ve söz konusu ölülerin gölge dünyasına götürmüştü.
Yaşamının ilk yıllarının parlak gün ışığıyla dolu dünyasında
yaşarken bile, daha sonraları kaçınılmaz bir gölgeler dünyasının
önsezisi olarak tarif edeceği bir durumdan hiç kurtulamamıştı.
Bu önsezi elbette sadece Jung’a özgü bir deneyim değildir, belli
bir dereceye kadar tüm insanlığın paylaştığı bir deneyimdir.
İnsan istidadının gnostik doğası, herkeste, bu gölgeler
dünyasına dair bir hissin bulunmasıyla açığa vurulur. Rasyonel
olmama ve olasılık dışı olma özelliği taşımasına karşın, aşkın
bir içsel Gnosis öğesi insanın kalbine silinmez bir şekilde
yazılmıştır; her günkü dünyanın, dikkatsizlik ve bunun sonucunda
ortaya çıkan bilgisizliğe bağlı tüm saçmalıkları ise onun
hatırlanmasını engelleyemez. Gnosis’in inkar edilmesi sadece
onun gücünü gizlice doğrular. Meister Eckhart’ın da dediği gibi,
“Ne kadar çok sayıda kişi Tanrı’ya küfür ederse, o da Tanrı’ya o
kadar dua eder.”
Gnosis unutkanlığı hali,
onun birçok yanlış ve sahte nesne yerine tek bir gerçek
nesnesini yeniden bulunana kadar dinmeyecek olan sıkıntılı bir
yoksunluk duygusunu daima beraberinde taşır. Gölgeler ülkesinden
Jung’un Yedi Vaaz’ı yarattığı kadim Gnostikler, çoğu kez
kişilerin hissettiği tüm arzuların, herhangi bir şeyden ya da
herhangi bir deneyimden, heyecan, mutluluk ve sevgi kazanmak
için yapılan tüm girişimlerin ruhun gerçek yurdu olan Pleroma’ya,
yani “Varoluşun tamlığı”na duyulan bitmek tükenmek bilmeyen bir
sıla hasretinin göstergelerinden başka bir şey olmadığını
söylemişlerdir. Sadece evin yolunu bulmuş olanlar bu yolu
başkalarına gösterebilir. Kendi yolunu kaybetmiş bir kişi kötü
bir rehberdir. Bilgisi olmayanların, iyi niyetli oldukları
sürece dünyaya iyilik edebileceklerine inanan eşitlikçi iddiayı
geçersiz kılan da bu gerçektir. Uzun vadede, yalnızca bilenler
işe yarar iyilikler sunabilir, çünkü onlar yürüdükleri için yolu
bilen kişilerdir.
C. G. Jung ruhların;
kültürün iyileştiricisiydi. Dünyanın nadiren görmüş olduğu
insanlığa hizmet eden çok etkili bir kişi. Bu etkililik ve
bilgelik kalıtımın, çevrenin ya da eğitimin değil, canla ilgili
gizli bilginin bulunduğu gölgelerin ülkesine giden yolu yürümüş
olmasının bir sonucuydu. Bu yolu yürümek ve amacını bulmak,
makul ve mümkün olanın fikirlerine ve dünyaya ters düşmek
anlamına gelir. Jung bir zamanlar bizim dünya resmimizin, ancak
ihtimal dışı olanın içinde bir yer bulduğunda gerçeklikle
birbirine uyacağını yazmıştı. Düzenin kaosa üstün gelmesi ve
anlamın sonuçta anlamsızlığa galip çıkması ihtimal dışıdır. Yine
de, ihtimal dışı olan şey gerçekleşir; o mümkündür ve
menzilimizin dışında değildir. Gerçek anlamıyla bakıldığında,
ihtimal dışı olan şey aslında insanoğlunun otantik yazgısı,
gerçek istidadıdır. Bunun, insan olmamızı sağlayan istidat
olduğu da söylenebilir, çünkü onu önemsemedikçe ya da
bilmezlikten geldikçe, insan olmaktan da daha uzağızdır. Kendi
yazgılarını izleyen ağaçlar ve çiçekler, kuşlar ve hayvanlar
kendi yazgısına ihanet eden insandan daha üstündür.
Artık sonuna gelen bu
giriş, doğasında kişisel bir ifadedir. Yazarına göre, Yedi Vaaz
ve onun bir zamanlar bu vaazları keşfetme tarzı, aynı anda hem
oldukça kişisel hem de bütünüyle evrensel olan garip bir
yazgının ihtişamlı bir sembolüydü, öyle de kaldı. Alplerdeki o
soğuk ve karlı kentteki sıcak okuma odasında yaşanan büyülü
andan sonra yaşam eskisi gibi olmamıştı, olamazdı da. Tıpkı
kutsal yazı ya da dönüştürme gücü olan bir formülün yazılı
olduğu el yazması gibi, o gizemli küçük kitabın kopyası
çıkarılan sözcükleri de bir yaşamın gidişatını değiştirmişti.
Gelenekselliğin güvenli limanı tüm çekiciliğini kaybetmişti;
onunla birlikte eskiliğinden dolayı saygın olan inanç ve gelenek
kurumları da. Geleneksel inanç ve bağlılıkların yitirilmesi
pekala spiritüel anlamda köksüzlüğün işaretlerini de beraberinde
getirebilir; inançla düşünce ve gelenekle araştırmayı
değiştirenlerin özelliklerini de. Böyle bir zamanda kişi kendini
kolayca Uçan Hollandalı’nın kaderine mahkum edebilir ve her
zaman asla bulamayacağı bir limanı ararken, fırtınalarıyla
dehşete düşüp dinginliğiyle büyülenerek yaşam okyanusunda bitmek
tükenmek bilmeksizin bir o yana bir bu yana yelken açabilir!
Jung’un ve Gnostiklerin ruhuyla temasa geçmiş kişinin kaderi
böyle olmayacaktır; Gnosisin kılıcını kuşanmış arşetipik
gölgelerin büyülü dünyasına giren bir kişinin kaderi böyle
olmayacaktır. Yaşam, bir önseziden, bir farkındalık ve deneyim
yaratmıştır. Çoğunlukla böyle olur; başlangıçta ilgi çekici
fakat uzak bir önseziden başka bir şey olmayan gerçekliklerin,
kişinin hayal edebildiğinden daha da yakında olduğu ortaya
çıkar. Çölün etkili ve güzel sözleriyle konuşan İslamiyet’in
Peygamberinin de söylediği gibi bunlar “şah damarınızdan daha
yakın”dır. Gölgelerin kaçınılmaz dünyası Jung’un odasında olduğu
kadar herkesin odasındadır. Üzücü olan tek nokta, birçok kişi
için bunun sonsuza dek görünmez kalmasıdır. Bununla birlikte,
önsezi ve rüyada, gün ışığının büyülü eşzamanlılığında ya da
uykunun karanlık büyücülüğünde bu gölgelerle etkili bir şekilde
temas kurmuş olanlar için, bunlar yalnızca görünür kalmaz, aynı
zamanda gerçekten varoluşun kaynakları haline gelirler. Jung’un
Laurens van der Post’a “Rüya, bir kadın gibidir. İlk sözü
söylediği gibi, son sözü de söyleyecektir” derken anlatmak
istediği şey de gölge dünyanın bu zorunlu niteliğiydi belki de.
Bir önsöz ilk söz olarak
tanımlanır. Bir başka anlamda son söz de olmalıdır, çünkü
izleyen çalışmanın başlangıç ve bitişi kendi içinde özetlenmek
durumundadır. Bu satırların bunu başarıp başaramadığı yazarının
hüküm vereceği bir şey değildir. Onun tüm yapabileceği,
okuyucunun çalışmalarının harekete geçiren gücü olarak görev
yapan zihinsel durum ya da ruhsal havayla ilgili bir önsezi
almış olacağı umudunu beslemektir. Jung ancak bir şairin onu
anlamaya başlayabileceğini söylemişti, bu yüzden garip Gnosis
ülkesinde gezinen bir başka kişi olan şair A. E.’nin dizeleriyle
bunu sonlandırmak belki de uygun olacaktır:
Zamansız bir dünyadan
Gölgeler saldırıyor Zaman’a,
Dünyadan daha eski bir güzellikten yapılmış,
Ruhun tırmanabileceği bir merdiven.
Tırmanıyorum hayali basamaklardan
Zaman’dan daha eski bir beyazlığa.
|