|
Franz Liszt'le ilk karşılaştığımda yedi yaşında ya var, ya yoktum
ve kendimi bildim bileli ölmüş denilen kimselerin ruhlarını görmeye
alışıktım. Liszt'le ilk kez karşılaştığımda Londra'da halen oturduğum
bu kocaman eski evin tepesindeki yatak odasında bulunuyordum. Bahsettiğim
o sabah erken kalkmış olduğumu hatırlıyorum ve sıcak yatağımın içinde
keyif yaparak annemin kalkma vaktinin geldiğini söyleyen sesini duymayı
bekliyordum. Ağabeylerimi ve beni okula geç kalmamamız için her zaman
oldukça erken uyandırırdı, -evden çıkma vaktimizden bir buçuk saat
kadar önce- böylece telaş içinde güne başlamak yerine yıkanıp giyinme
ve kahvaltı etme fırsatı buluyorduk.
O dönemde evin bir bölümü, aile bütçesine katkı olarak biraz daha
para getirmesi için pansiyonerlere kiraya veriliyordu. Bu nedenle
o sıralarda anne ve babamın yatak odasında uyumak zorundaydım. Bu
oda, bana bir kiliseyi anımsatan sivri çatılı bir tavan arasıydı ve
bana güven veriyordu.
Benim yattığım yatak, çok sade eşyalarla döşenmiş odanın köşesinde
duruyordu. İkinci elden alınmış yatağımın orta yeri insanı dehşete
düşürecek kadar çukurlaşmıştı. Yatağa girdiğimde, benim ufacık ağırlığım
bile baş ve ayak uçlarının içeri doğru kıvrılmasına yol açıyordu.
İşte neredeyse ilkel denilebilecek bu basit odada Liszt bana ilk defa
görünmüştü. Onun yatağımın yanında durduğunu fark ettiğimde hiç korkmamıştım.
Ufacık bir çocuk olduğum zamanlardan beri fizik bedenini terk etmiş
varlıkları - ya da çoğu insanların dediği gibi ruhları - görmeye alışmıştım,
yani o vizyonun beni korkutacak bir tarafı yoktu. Aslında şaşırmış
olduğumu bile sanmıyorum. Çocukken bu tür şeyleri mesele etmiyorsunuz.
İlk karşılaşmamızda ihtiyar bir adam görüntüsüyle gelmişti. Upuzun,
bembeyaz saçları vardı. Üzerindeki giysiyi, ben siyah, uzun bir elbise
gibi algılamıştım. Yedi yaşında buna papaz cüppesi diyemezdim. Ama
bir erkeğin bu tarzda giyinmiş olmasını tuhaf bulduğumu hatırlıyorum;
aslında ziyareti öylesine kısa sürmüştü ki, o gitmeden bunu düşünecek
vaktim yoktu.
Her nedense o sabah kimliğinden hiç söz etmemişti. Belki de nasılsa
bir yerde resmini görüp onu tanıyacağımı biliyordu. Zaten özellikle
o ağır başlı rahip cüppesi içinde, uzun beyaz saçlı, yaşlı bir adam
görüntüsüyle Liszt'i bir başkasıyla karıştıramazdım.
O sabah, bir çocuğun karşısında yavaş yavaş konuşarak bütün söylediği,
bu dünyada yaşadığında bir besteci ve piyanist olduğuydu.
Sonra dedi ki: "Büyüdüğünde tekrar geleceğim ve sana müzik vereceğim."
Hepsi gayet açıktı. Karmaşık cümleler ve uzun kelimeler içermeyen,
bir çocuğun anlayışı dahilinde, basit bir ifade tarzı. İsmini öğrenmenin
o zaman bana zor geleceğini bile düşünmüş olabilir. Yine de yaşadığım
tecrübe çok canlıydı, gelişini ve söylediklerini asla unutamam.
Bu ziyaretten o sırada hiç kimseye söz etmemiştim. Bunun başlıca sebebi,
başka bir dünyadan gelen ruhsal varlıkları görmeye o kadar alışıktım
ki, bana önemli olduğunu ve başkalarına anlatmam gerektiğini düşündürecek
bir şey söylemedikleri veya yapmadıkları takdirde, onların gelişlerine
hiçbir zaman pek fazla önem vermememdi.
Özellikle bu ziyaret hakkında konuşmam için bir sebep göremiyordum.
Onun vaadini yerine getirmek amacıyla geri gelişi ise yıllar sonra
olacaktı. Ve o zaman da hala inanmakta güçlük çektiğim bir ölçüde
gerçekleşecekti.
Lizst şimdi evimde beni ziyaret eden ve bana yeni bestelerini veren
bir ünlü besteciler grubunun organizatörü ve başkanıdır. Bu grupta
halen on iki besteci vardır: Lizst, Chopin, Schubert, Beethoven, Bach,
Brahms, Schumann, Debussy, Grieg, Berlioz, Rachmaninoff ve Monteverdi.
Onları benimle irtibata geçişlerine göre sıraladım. Örneğin, Mozart
sadece üç kere gelmiştir. Altı yıllık bir çalışmanın sonunda, bugün,
hiç de düzenli bir plana göre inşa edilmemiş o koskocaman evimin her
yanında, çekmecelerde, dolaplarda 400 kadar müzik eseri toplanmış
bulunuyor: şarkılar, piyano parçaları, bitmemiş bazı yaylı kuartetleri
(*), bir operanın başlangıç bölümü, ayrıca kısmen tamamlanmış konçertolar
ve senfoniler.
Bu eserleri ortaya çıkarmak için muazzam bir iş yapmam gerekmiştir.
Ben çok sınırlı bir müzik eğitimi almıştım. Bu demekti ki, nota yazmanın
açıkça belirtilmesi gereken teknik detaylarında pratiğim yoktu, orkestrasyon
bilgisiyle hiç tanışmamıştım ve bütün bunların yanı sıra, bazen insana
arzu ettiği kadar açık seçik gelmeyen başka bir boyutun - ruhsal alem-
varlıklarıyla irtibatı kaybetmeme meselesini de düşünmem gerekiyordu.
Bütün bunlara rağmen pek çok müzik eseri halen notaya geçmiştir. Bunlardan
bazıları toplum içinde dinlenmeye başlanmıştır ve Lizst'in benimle
tekrar irtibat kurmasından altı yılı aşkın bir zaman sonra, 1970 Mayısı'nda
sekiz farklı besteciden aldığım "öte alem" müziğinin bir
uzunçalar kaydı çıkmıştır. Besteciler tabii ki bu gelişmeden memnundurlar.
Liszt ve diğer bestecilerin bana müzik aktarmak yolundaki bütün bu
gayretlerini geçici bir heves saymamak gerekir. Dünya ile irtibatlanmak
onlar için her zaman kolay değildir; bu işte mutlaka bir amaç aranmalıdır
ve bu da, 1940 yılında öte aleme intikal etmiş olan, çok seçkin müzisyen
ve besteci Sir Donald Tovey'nin ifadeleriyle en iyi şekilde açıklanmıştır.
Kendisi benim ziyaretçilerimden biridir ve 'Ölümsüzlük' adını vereceği
bir kitabı bana dikte etme umudunu taşımaktadır. Bir gece, kesin olarak
söylemem gerekiyorsa 1 Ocak 1970'de, uyumakta güçlük çektiğim bir
sırada gelmiş ve şöyle demişti: "Pekala, uyuyamadığına göre,
en iyisi biraz çalışalım."
Biraz gönülsüzce yataktan kalktım, üzerime sabahlığımı giydim ve oturdum;
o da bestecilerin benimle çalışmasının ardındaki amaçla ilgili açıklamayı
yazdırdı. Onun niyeti, bana yazdırdıklarının, bizim ve başkalarının
uğrunda çalıştığı hedef ve ideallerin bir açıklaması olarak plağın
kapağında kullanılmasıydı.
Bana nazik bir ifadeyle;
"Senin yapmaya çalıştığın açıklamadan daha iyi olacak,"
demişti.
Onun yazdırdıklarını burada tekrarlamam gerektiğini düşünüyorum. Hayatında
gayet seçkin bir yazar olan Sir Donald, bu astral müziğin ardındaki
maksatları herhalde benden daha iyi açıklamaktadır.
Bana yazdırdıkları aynen şunlardır: "Siz bu plağı dinlerken,
müziğin Rosemary Brown'ın yeteneklerinin ürünü mü olduğunu, yoksa
gerçekten başka bir dünyada hala beste yapan, aranızdan ayrılmış bestecilerden
mi geldiğini merak edebilirsiniz. Bu müzik hem hayranlık uyandırmış,
hem de değeri anlaşılmamıştır (hemen her müzik eserinde böyle olur),
ancak kaydetmekle mutluluk duyacağım bir nokta, birincisinin ikincisine
bir hayli ağır bastığıdır. Ayrıca şunu da kaydetmek isterim ki, müziğe
iftira edenler, çoğu zaman bunu titizlik gerektiren belli standartlara
uymadığından değil, bir ölçüde şüpheciliklerinin sonucu olarak ortaya
koymaktadırlar.
Müziğin doğuşunu açıklayan birçok fikir üretilmiştir, ancak geçmişin
bestecilerinin sizinkinden farklı boyutlarda hala varoluşlarını sürdürmeleri
ve iletişim kurmaya çalışmaları olasılığı, ilgisiz bir tavırla gözden
uzak tutulmamalıdır. Duyular dışı idrake inanmayanların içinde en
inatçı kişiler bile, fizik ölümden sonra hayat olmadığını, bu tartışmaya
bir son verecek şekilde ispatlayamamaktadır ve bu gerçeği küçümseyenler,
günün birinde kendilerini, fizik dünyanın bağlarından kurtulmuş ruhsal
varlıklardan gelen ve çürütmeyi başaramayacakları otantik irtibat
vakalarıyla karşı karşıya bulabilirler.
İnsanlık artık geçmişteki kısıtlanmalarının birçoğunu giderek üzerinden
atacağı bir döneme giriyor. Teknik başarılar ve tıbbi gelişmeler,
bundan böyle onun çeşitli baskılardan ve kötülüklerden kurtularak
özgürlüğe kavuşmasına imkan tanıyor. İnsanın en büyük problemi yine
kendisi ve hemcinslerine uyum sağlaması. Kendisini tamamıyla anlayabilmesi
için, bilmelidir ki sadece yaşlanıp ölmeye mahkûm, geçici bir formdan
ibaret değildir; o, bu gerçeğin farkındalığını kazanmalıdır. İnsan,
ölümlü bir bedende mekan kurmuş ölümsüz bir ruha sahiptir ve kendisine
fizik beyinden bağımsız bir zihin bahşolunmuştur.
|