<< GERİ

 

ÇOCUĞUNUZUN RUHSAL EĞİTİMİ

 

Bu kitap hakkında ayrıntılı bilgi almak için tıklayın...

 

Sunuş

 

1. Giriş: Ruhsal Aile

 

 

I. Bölüm Çocuğun Ruhsal Eğitimi

 

2. Ruhsal Eğitim Doğumla Başlar

 

3. Yeni Ayak Çocuklara Öğretmek

 

4. Daha Büyük Çocuklar İçin Oyunun Kuralları

 

5. Ruhsal Dersleri Hikayelerle Aktarmak

 

6. Ruhsal Fikirleri Günlük Aktiviteler Sırasında Aktarmak

 

 

II. Bölüm Ruhsal Eğilimli Disiplin

 

7. Otoriter Mi Olalım, Yönlendirici Mi?

 

8. Disiplin Tao'su

 

9. Ceza Tao'su

 

 

III. Bölüm Ruhun Tapınağı:

 

10. Görünmeyen Beden: Kendimizi

 

11. İçimize Doğru Sihirli Bir Yolculuk Yapmak

 

12. Bedeni, Dünyadaki Hayat İçin Hazırlamak

 

 

IV. Bölüm Kalbi Olan Bir Ev: Çocuğun Çevresini Ruhsallaştırmak

 

13. Benim Odam

 

14. Oyuncak Seçimi

 

15. Evi Kutsal Bir Yer Haline Getirmek

 

16. Çocukları Ölüm Konusunda Bilgilendirmek

 

17. Televizyon Sorunu

 

18. Bir Sığınak Olarak Ev: Çocuğu Zararlı Etkilerden Korumak

 

 

V. Bölüm Çocuklara Ahlaki Değerleri Ve Erdemliliği Öğretmek

 

19. Kalp Kırmadan Erdemli Olmayı Aşılamak

 

20. Dürüstlüğü Öğretmek

 

21. Çocuğa Doğruyu Söylemeyi Öğretmek

 

22. Çocuğa Dürüst Davranmayı Öğretmek

 

23. Sabır

 

24. Terbiyeli Ve Tahammüllü Olmak

 

25. Şefkat

 

26. Ruhsal Gelişimde Zihnin Eğitimi

RUHSAL AİLE  

Tanrı'nın En Büyük Sırrı
Kutsal bir Hindu metninde anlamlı bir hikaye anlatılır. Olaylar sonsuz bir çölde başlar. Tanrı ile Narada adlı bilge yan yana yürürlerken gözleri engin boşluğa dalar. Bir süre sonra Narada Tanrı'ya dönüp sorar: "Ey yüce Tanrım, bu dünyanın ve orada yaşayan bütün yaratılmışların hayatının görünümlerinin ardındaki sır nedir?"
Tanrı gülümser ve susar.

Yola devam ederler. "Evladım," der bir süre sonra Tanrı ve ufka bakar. "Güneşin sıcağı beni susattı. Bu yoldan biraz daha gidersen bir ırmak bulacaksın. Irmağı takip et, bir kasabaya geleceksin. Oradaki evlerden birine git ve bana bir bardak soğuk su getir."
"Hemen," der Narada ve yola koyulur.

Bomboş arazide dakikalarca yürüdükten sonra gerçekten bir ırmağa gelir. Irmağın öte yanında bir yerleşim alanı vardır. Narada derli toplu görünen bir çiftlik evine yaklaşır ve eski tahta kapıyı çalar. Kapı derhal genç, güzel bir kız tarafından açılır. Gözleri ışıklar saçmakta ve Narada'nın gördüğü diğer kadınların gözlerine benzememektedir. Kızın gözleri ona Yüce Tanrı'sının gözlerini hatırlatır. Narada bu gözlerin içine baktığı anda Tanrı'nın talimatını ve oraya geliş amacını unutur.

Kız onu içeri davet eder ve bir ikramda bulunmak ister. İçeride, kızın annesiyle babası bu bilge kişinin gelişini bekliyor gibidirler. Narada için en nadide yiyecekler hazırlanmıştır. Hiç kimse oraya neden geldiğini ve ne istediğini sormaz. Uzun yıllar aralarından ayrılıp uzaklara gitmiş eski bir dost sanki şimdi geri dönmüş gibidir.

Narada bu dost canlısı ailenin evinde birkaç gün kalır. Kendisine gösterilen konukseverlikten çok memnundur ve genç kızın güzelliğine gizli bir hayranlık beslemektedir. Bir hafta böylece geçip gider, ardından iki hafta daha geçer. Narada çiftlikteki günlük işlere katılmaya başlar ve kısa bir zaman sonra aile, orada sürekli bir misafir olarak kalmasını ister. Narada bunu sevinçle kabul eder ve bir zaman daha geçer. Nihayet, rüya gibi geçen günlerin sonunda Narada evin kızı ile evlenme arzusunu dile getirir. Baba çok memnundur. Dediğine göre herkes bunu ümit etmiştir.

Narada ile genç kız mutluluk içinde evlenerek aynı eve yerleşirler. Çok geçmeden bir erkek çocukları dünyaya gelir, ardından bir erkek çocuk daha doğar ve sonunda bir de kızları olur. Narada kasabada küçük bir dükkan açar ve kısa sürede işini büyütür. Eşinin annesi ve babası öldüğünde ailenin reisi artık o olmuştur. Zaman akar gider, kasaba halkı mali işlerde Narada'nın rehberliğine güven duymakta, hatta giderek kendisinden kişisel tavsiyeler de istemektedirler. Çok geçmeden belediye meclisinde yüksek bir göreve getirilir. Kaçınılmaz olarak hayatı bir kasabada yaşamanın verdiği doğal sevinçler ve üzüntülerle doludur. Böylece hayat anlamlı ve başarılı bir şekilde yıllarca sürüp gider.
Derken Muson yağmurları mevsiminde bir sabah gökyüzü kararır ve görülmemiş şiddette bir fırtına ile yağmur yağmaya başlar. Çok geçmeden ırmak taşar ve sular öyle yükselir ki, kasabayı sel alma tehlikesi doğar. Evler olduğu gibi sulara kapılıp gitmektedir.

Akşama doğru fırtınanın dinmeyeceği ve kasabayı kurtarmanın bir yolu olmadığı anlaşılmıştır. Narada, kasaba halkını uyardıktan sonra ailesini toplayarak gecenin karanlığında yollara düşer. Kendilerine daha yükseklerde güvenli bir yer bulmayı ümit etmektedir. Eşi ve iki oğlu kasırga şiddetiyle kükreyen rüzgara karşı direnirken ona sımsıkı sarılmışlardır. Küçük kızını da göğsüne bastırmıştır.

Rüzgar korkunç bir şekilde esmekte ve sel suları git gide yükselmektedir. Narada karşılarına bir duvar gibi dikilen yağmurda ilerlemeye çalışırken birden ayağı takılır. Azgın tabiat kuvvetleri oğullarından birini babasının kollarından kurtarır. Onu yakalayacağım derken diğer oğlunu da elinden kaçırır. Hemen ardından şiddetli bir rüzgar küçük kızını bağrından çekip alır ve sonunda sevgili karısı da sel sularına kapılarak uğuldayan karanlığa karışır.

Narada çaresizlik içinde feryat eder ve ellerini göğe açıp, acıyla kıvranır. Ancak feryatları o korkunç gecenin derinliklerinden doğan dev gibi bir dalganın içinde duyulmaz olur. Dengesini kaybetmiş ve bayılmıştır. Bedeni azgın sularla oradan oraya çarparak tepetakla ırmağa sürüklenir.

Saatler geçer, hatta belki de günler. Narada acılar içinde yavaş yavaş kendine gelir, neredeyse çıplak ve yarı ölü bir vaziyette ırmağın çok daha aşağılarında bir kumsala sürüklenmiş olduğunu fark eder. Şimdi gün aydınlanmış, fırtına dinmiştir. Ancak ortalıkta ailesinden en ufak bir iz olmadığı gibi, başka bir canlı da görünmemektedir.

Narada kaskatı kumların üstüne yüz üstü düşüp dakikalarca kımıldamadan yatar. Her yanı ağrımaktadır, tek başına kalmıştır, üzüntü ve terk edilmişlik duygusundan deliye dönmüştür. Irmakta önünden enkaz yığınları sürüklenmekte, havada ölümün kokusu duyulmaktadır. Artık her şeyi elinden alınmış, hiçbir şeyi kalmamıştır. Sevdiği ve değer verdiği ne varsa suların girdaplarında yitip gitmiştir. Ağlamaktan başka yapacak bir şey yok gibidir.

Derken, Narada aniden bir ses duyar. Adeta damarlarındaki kanı donduran bu ses, "Evladım" der, "Evladım, senden istediğim bir bardak soğuk su nerede?"
Narada döner ve hemen yanı başında duran Tanrı'yı görür. Irmak kaybolmuştur ve onlar yine sonsuz bir çölde yalnızdırlar. Tanrı bir daha sorar: "Suyum nerede? Tam beş dakikadır bekliyorum burada."

Bilge, Tanrı'sının ayaklarına kapanır ve kendisini affetmesi için yalvarır. "Ah, unuttum!" diye durup durup feryat eder. "Yüce Tanrım, unuttum! Beni bağışla!" Tanrı gülümser ve şöyle der: "Peki Narada, dünyanın ve üzerinde yaşayan bütün yaratılmışların görünümlerinin ardındaki sırrı şimdi anlıyor musun?"1

 

Öğrenmek İçin Geldik

Eğer yüksek bir gücün varlığına inanıyorsanız ve hayatın ruhsal bir anlamı olduğunu düşünüyorsanız, siz de her halde biz insan varlıklarının, tıpkı Narada gibi, bu zamanda bir şeyler öğrenmek için bu dünyaya gönderildiğimiz tarzında, pek de yeni sayılmayacak bir kanaati paylaşıyorsunuz demektir.

Hiç şüphesiz, hayattan alınacak dersler beşikten mezara kadar devam eder ve bazı bakımlardan yaş ilerledikçe daha fazla bilgiye ihtiyacımız olur. Ancak çocuklukta bize verilen derslerin kendine has özel bir niteliği vardır. Bunlar zihnimizde ve kalbimizde ayrı bir yer tutarlar. Bu öyle bir yerdir ki, çocukluk bir kere sona erdi mi bir daha açılmamakta, ama hiçbir zaman üstü örtülmemektedir.

Bu dersler hayatımız boyunca alacağımız en etkili bilgilerdir. Bir kere yerlerine ekildiler mi, hiç kimse onları çekip çıkaramaz. Bir kere kabul ettiğimizde onları bir daha asla tam olarak geri çeviremeyiz. Zihinde oluşan bu etkiler, karakterin gelişiminden, geleceğin şekillenmesine kadar olumlu veya olumsuz anlamda izlerini yaşam boyu devam ettirirler. William James'in dediği gibi, "Fiillerimiz, bizi ayyaş da yapabilir, aziz de."

Kişiliğimizin şekillenmesinde bu kadar önemli olan erken çocukluk döneminde, kendi kaderimiz üzerinde en az söz hakkına sahip olduğumuzu düşünecek olursanız, bu durum çelişkili ve üzücü bir görünüm alır. Bizi bir kalıba sokarak yetişkin insanlar haline getirecek tesirler arasında dikkatli bir seçim yapmamız gereken bir yaşta, tabiat bizi yeni doğmuş bebekler halinde aciz kılmaktadır. Tanrı, o sınırsız bilgeliği ile erken kişilik oluşumu meselesini bizim elimizden almakla kalmamış, bu işi bir de bize tamamen yabancı iki insanın ellerine bırakmıştır: anne ve babamızın.

 

Bu Kitap Sizin İçindir

Bu kitabı okumak için kendinize zaman tanıdığınıza göre, sizin aşağıdakilerden biri olduğunuzu varsayacağım:

1-) Anne, baba, büyükanne, büyükbaba, anne veya baba adayı, üvey anne, üvey baba, günün birinde çocuk sahibi olacak birisi veya bu tanıma uyan birinin arkadaşı veya akrabası.

2-) Ruhsal bilgilere meraklı bir insan.

3-) Ruhsal bilgiler ışığında çocuk yetiştirmeye ilgi duyan bir kimse.

Kendim bir baba olarak bu kategorilerin her üçüne de girecek bir yanımın bulunduğunu keşfettim. Ayrıca, ilk çocuğum doğduğunda, bu ilgi alanlarını paylaşanlara faydası dokunacak pek az kitap yazılmış olduğunu öğrenip hayal kırıklığına uğradım.
Dini birtakım inançlara ait bazı yayın evlerinin çocuk yetiştirme konusunda -kendi özel bakış açılarından- mükemmel denilebilecek yazılar dağıttığı doğrudur. Ve yıllar boyunca ana babalık üzerinde ruhsal görüşe yatkın eğiticiler, filozoflar ve Yeni Çağ düşünürleri tarafından bazı üstün nitelikli kitaplar da üretilmiştir. Ancak belli bir dine bağlı olan veya olmayan, fakat yine de çocuklarını belli bir kutsallık anlayışı ile yetiştirmeyi arzu eden ana babalar için şimdiye kadar bu konuda yazılmış kitap pek yoktur.

Profesyonel yazar, tam gün baba ve bir zamanların öğretmeni olarak bu boşluğu doldurmak için böyle tehlikeli bir işe girişmeye karar verdim. Ortaya çıkan eser, ruhsal bilgelik kaynaklarının tüm insanlığa sunduğu küresel bilgilerden yararlanan, fakat aynı zamanda hiçbir kalıp içerisine girmeyi şart koşmayan perspektifiyle, yıllardır süre gelen çocuk yetiştirme meselesine yeni bir sentez ve yaklaşım tarzında ele alınmalıdır. Eğer dini bakış açısından, insan ruhunun İlahi Olan'ı bilme arzusunu anlıyorsak... Umuyorum ki inançlı bir Hristiyan, Musevi, Müslüman, Budist veya Hindu (ve diğerleri) bu kitabı gayet doğru bularak ve en düşük düzeyde karşı çıkarak okuyabilir. Yine umuyorum ki, belli bir kilise, sinagog veya manastıra bağlı olmayan, ancak yüce bir kudrete inanan ve çocuklarının da ona inanmasını isteyen kişiler de burada okuduklarının faydalı ve yerinde olduğunu kabul edeceklerdir.

 

Ruhsal Aile Olmak Ne Demektir?

Bu sayfalarda sizi "inançlı" bir kişi haline getirmek veya çocuk yetiştirmekte en iyi yaklaşımın ruhsal yaklaşım olduğuna ikna etmek gibi bir yola gitmeyeceğiz. Sizin zaten bu fikre sıcak baktığınızı varsayıyoruz. En azından ona tamamen karşı değilsiniz.
Modern toplumlarda çocuk yetiştirme tarzı ile ilgili bazı endişeleriniz olduğu da peşinen kabul edilecektir. Örneğin, şeytani denilebilecek bir müzik, elektronik ölüm oyunları, doğallıktan uzaklaşmış yiyecekler, açık cinsellik, geleneksel toplumların çoğunda ağza alınmayacak türden, korku salan eğlencelerin her normal çocuğun yetişmesinin doğal bir parçası olduğuna inanan ana babalarla siz aynı fikirde değilsinizdir.

Önceden kabul ettiğimiz bir diğer husus da, çocuklarına bu güzel dünyamızın tek nedeninin kör bir tesadüf olduğu ve mekanik reaksiyonun tek gerçek sonuç olduğu, duygusuz bir makine gibi işlediğini anlatan diğer ana babaların yanında rahatsızlık duyacağınızdır. Tek amacı karnını doyurmak, çoğalmak, kendi zevkini tatmin etmek -ve bir numara olanı istemek- diyebileceğimiz rastlantısal mutasyonlar gibi değil de, insan varlıklarının daha ileri bir durumda olduğuna inanmanızı da bekliyoruz.

Bunun ötesinde, çocuklarınızın her gün maruz kaldıkları negatif tesirlerden endişe duyduğunuza göre, günümüzde genç kafaların yararlanacağı pozitif tesirlerin olmayışı da sizi üzüyor demektir.

Nihayet çocukların doğuştan iyi olduğuna inandığınızı, onları gayet özel varlıklar olarak gördüğünüzü düşünüyoruz. Çocuk yazarı Dr. Seuss olarak tanınmış Theodore Geisel, bunu çok iyi ifade etmiştir. "Çocuk, yazdıklarımla asla aşağılayamayacağım bir insandır," der. "Eğer ilginç bir hale getirebiliyorsam, benim ne dediğime ilgi duyar. Aynı zamanda güçlü bir mizah anlayışına sahiptir. Büyüdükçe bunu da kaybederek sadece başkalarının, toplumun, politikanın veya ırkının istekleri doğrultusunda güler. Ondan sonra yetişkin bir kişi olur. Artık yetişkin ve az gelişmiş bir çocuktur."

Pek çok insan, çocukların, daha yüksek şuur seviyeleri yaşamalarına olanak tanıyacak bir potansiyelle donanımlı olarak dünyaya geldiklerine inanır. Yine de, çevrelerindeki yetişkinler tarafından kendilerine baskı ile verilen kişisel ve sosyal eğitime bağlı olarak çok geçmeden bilge Narada gibi uyuşturularak ruhsal bir unutkanlık haline sokulurlar. Yani nereden geldiklerini ve nereye dönmeleri gerektiğini unuturlar. Bu dünya tarafından tüm anlamıyla uyutulurlar. Kur'an'da şöyle denilmektedir: "İnsan en unutkandır, en aldanmıştır."

Bu spiritüel sabotaj meselesinin ardındaki mekanizma, edebiyat eleştirmeni ve ruhçu filozof A. R. Orage tarafından canlı bir şekilde anlatılmıştır. Mistik öğretmen George Gurdjieff'in yakın bir takipçisi olan Orage, yetişkinlerin genç zihinler üzerindeki tesirlerini ve çocukların ne gibi süreçler dahilinde farkında ve alıcı varlıklar olmaktan çıkarak, mekanik davranışlarda bulunan kapalı yetişkinler haline geldiklerini uzun yıllar araştırmıştır.

Orage'ın inancına göre bu meselenin altında yatan neden bir tek kritik faktöre indirgenebilir ki, bu da telkine açık olmamızdır. Yeteri kadar tekrarlandığı takdirde çocuklar başkalarının kendilerine söylediklerine inanma eğilimindedirler. Orage bu konuyu şöyle ifade ediyor: "Çocukluğumuzda bize zenginliğin fakirlikten daha mutlu bir hal olduğu, insanların hayattaki statülerine göre veya sahip oldukları maddi şeylere göre, güzellik, eğitim veya yeteneklerine göre üstün veya aşağı oldukları söylendi... İnsanlarda görülen büyüklük halinin bireysel bir mutluluk hali olduğu, eğlencelerde eğlenileceği, seçkin tanıdıkların dışarıdan parlak görüleceği, başkaları tarafından takdir edilmenin gerekliliği, onların beğenisini kazanamamanın bizi güçsüz bir duruma düşüreceği, kitap, resim ve müziğin kişiliğimizi geliştireceği, bir iş yapmadan boşu boşuna vakit geçirmenin hoşa gideceği, hiçbir şey yapmamanın mümkün olduğu, şöhrete, güç ve ünvanlara sahip olmanın, başarı kazanmanın gerçek değerler olarak kabul gördüğüne inanmamız öğretildi."2

Orage'ın listesinde yer alan başlıklar, Narada'nın hikayesindeki genç kadınla mecazen aynı anlama gelmektedir. Aslında herkesin kapısında bekleyen bu dünyasal maddecilik sembolü Budistler arasında Mara adıyla bilinir. Mara, insanları aldatıp unutkanlığa iten kadındır. Hindular ise ona Maya, İllüzyon (yanılsama) adını verirler. Tanrı yardımı olmaksızın (ya da belki daha gizemli bir biçimde, O'nun yaptığı plan dolayısıyla) en akıllı bilge dahi bu tanrıçanın gülen gözlerinin kalıcı bakışları karşısında çaresiz kalır. O da bizler gibi, "buradaki her şeyin geçici olduğunu ve sadece insanın Tanrı'nın sureti olarak kalacağını" unutur.

Üstelik sembolik bir görüş açısından her insanın doğum anı aynı zamanda Narada'nın düşüşünü de yeniden canlandırmaktadır. Bir Hindu metninde anlatıldığı üzere "bizler öte alemden yuvarlanıp havanın içine düşeriz ve ondan sonra bu kaskatı gezegene girmek için ana rahmini bir geçiş yolu olarak kullanırız. Bunu kendi isteğimizle mi yaptığımızı yoksa bir tekmeyle mi oraya atıldığımızı bilemeyiz. Bu dünyanın donuk ışıklarından başımız dönerek çabucak kutsal orijinimizi unuturuz; tıpkı Narada'nın aldığı ilahi emri unuttuğu gibi ve en başından işe başlamak zorunda kalırız, yani çocuk olarak; dünya bizim okulumuzdur ve iki yabancı da öğretmenimiz. Bir Japon atasözü şöyle der: "İnsan sarhoş doğar ve uykuda ölür." Ama yine de "İnsan olarak doğmanın nasıl büyük bir fırsat olduğunu kimse anlayamaz," denmektedir bir Tibet atasözünde. Başka bir hikayede rahimdeki doğmak üzere olan bir çocuktan bahsedilir. Çocuk kendi kendine tekrar tekrar şunları söylemektedir: "Kim olduğumu hatırlayacağım, kim olduğumu hatırlayacağım." Fakat ne yazık ki, doğum anında çocuğun dudaklarından kopan feryatta, dünyanın her yerinde yeni doğan çocukların ilk feryadı yankılanır: "Ah, unuttum! Unuttum!"
Bu kitap ve ruhsal aile olmak gibi yüce konuları ele almak cüretini gösteren diğer kitaplar, çocukların kendi ruhsal potansiyelleriyle irtibat haline gelmesine yardımcı olmanın her ana babanın vazifesi olduğu varsayımından yola çıkar. Bu potansiyel her birimizde mevcuttur ve peri masalındaki uyuyan prenses gibi uyandırılmayı beklemekte, hatta bizi çağırmaktadır. Ruhsal ana babalar, bu içsel dürtüyü ifade etmeye yönlendirilen çocukların, hayatlarının herhangi bir anında şu nihai soruları soracaklarına inanırlar:

"Ben kimim? "

"Nereden geldim?"

"Nereye gidiyorum?"

İnsanlık tarafından çağlar boyu beslenen inanca göre bu sorular üzerinde bir kere ciddi olarak düşünülmeye başlandı mı, ardından kutsal olanı arayış gelecektir; Budist Dharmapada da bunu anlatır, "arabanın onu çeken atı takip etmesi kadar doğallıkla" yapılacaktır.

Bazı insanlara çocuk yetiştirmek küçük bir iş gibi görünür; çok acele geçiştirilmelidir ki, sonunda ana babalar kendi hayatlarına "devam edebilsinler." Oysa hiç de küçümsenecek bir iş değildir. Büyük bir iştir, büyük bir fırsattır. O kadar büyük bir iştir ki, "demir tavında dövülür" misali, çocukta heves varken şimdi derhal işe başlamak isteyeceksiniz. Öyle ki, gelecekte "Çocuklarımızla şansımızı kullanamadık; hepsi artık büyüdüler" diyeceğiniz üzüntülü bir gün yaşamayacaksınız ve yazar Christopher Morley ve sayısız ana babanınkilerin yanında kayda değer nostaljik duygularla sarf edilmiş sözleriniz de olmayacaktır.

Yola devam. Yükselmeye ve gelişmeye devam.

 

   

<< GERİ

 
   
Tel.: (0232) 421 44 49 - Faks: (0232) 422 72 12 - E-mail: info@egemeta.com
Produced by Ege Meta Yayınları