<< GERİ

 
 

KAYIP KITA MU

 

Bu kitap hakkında ayrıntılı bilgi almak için tıklayın...

 

Sunuş

 

Önsöz

I.

Alfa - Başlangıç

II.

Kayıp Kıta

III.

İnsanın Yeryüzünde İlk Ortaya Çıktığı Topraklar

IV.

Kayıp Kıta Mu Hakkındaki Kayıtlar

V.

Mısırlıların Kutsal Metinleri

VI.

Mu Güneş İmparatorluğu

VII.

Mu Uygarlığı Çağı

VIII.

Basit Semboller

IX.

Semboller

X.

Kadim Uygarlıklar Arasında Kuzey Amerika'nın Yeri

XI.

Niven'in Meksika'da Bulduğu Gömülü Şehirler

XII.

Yukatan'ın Kadim Uygarlıklar Arasındaki Yeri

XIII.

Mu'nun Jeolojik Tarihi

XIV.

Vahşıliğin Kökeni

XV.

Eski Dinsel Kavramlar

XVI.

Eski Kutsal Sırlar, Ayin Ve Törenler

XVII.

Omega - Son Yapı Taşı

 

Ek Bölüm

 

ÖNSÖZ  

Bu çalışmadaki tüm ilmi konuların başlangıç noktası uzun yıllar önce Hindistan'da bulduğum tarih öncesi çağlardan kalma Naakal tabletlerinin çevrilmesine dayanır.

Bu tabletler ya Burma ya da Mu'da, kayıp kıtada yazılmışlardı ve Naakallerin Burma'yı 15.000 seneden fazla bir zaman önce terk ettiklerini söyleyen efsaneler tarihi, onların olağanüstü eski olduklarının kanıtıdır.

Tabletlerde işlenen konuların başlıcaları şunlardır: Dünyanın yaratılışı, hayat ve kökeni, Kuvvetlerin kökeni ve işleri.

Çok çeşitli konuların ne yazık ki ancak belli parçalarını oluşturan bu tabletleri mabedin baş rahibinin yardımıyla deşifre ettim ve çevirdim. Zamanımın büyük bölümünü onların üzerine kazılmış hakikatlerin doğruluğunu tecrübeler elverdiği ölçüde kanıtlamak için çalışarak geçirdim. Önünüzdeki çalışma, elli yıllık inceleme ve araştırmanın ürünüdür ve bu eski ve son derece ilginç tabletlerde yazılanları ortaya koymaktadır.

Meselenin özü, onların bir zamanlar yeryüzünün bizimkinin üstünde, modern dünyanın henüz yeni yeni tanımaya başladığı bazı önemli esaslar hakkında çok ileri bir anlayışa erişmiş eski bir uygarlığa sahne olduğunu kabul ettirmeleridir. Bu tabletler, diğer kadim kayıtlarla birlikte, insanı hayretler içinde bırakarak Hint, Babil, Pers, Mısır ve Yukatan uygarlıklarının geçmişteki bu yüksek uygarlığın sönmeye yüz tutmuş közleri olduğuna tanıklık etmektedirler.

Bu kitabın yazılmasına bulundukları katkıdan dolayı Londra British Museum'a, Michigan Dearborn'daki Dearborn Independent, New York'taki The American Weekly ve The World dergilerine takdir ve teşekkürlerimi bildirmek isterim.

(Devamı için bkz. Ek Bölüm s. 317)

 

I. ALFA - BAŞLANGIÇ

Aden Bahçesi Asya'da değil, Pasifik Okyanusu'nda artık var olmayan bir kıtanın üzerindeydi. Tevrat'ta yer alan yaratılış hikayesi -yedi gün yedi gece destanı- ilk olarak Nil boylarında ya da Fırat Vadisi'nde yaşayan insanlardan değil, bu batık kıtadan, İnsanın Anavatanı Mu'dan çıkmıştı.

Bu iddiaların kanıtı Hindistan'da bulduğum çoktan unutulmuş kutsal tabletler üzerindeki kompleks kayıtlar ve diğer ülkelerden gelen başka kayıtlardadır. Bunlar, günümüzden 50.000 yıl önce 64.000.000 kişinin yaşadığı bu inanılmaz topraklarda birçok yönden bizimkinden üstün bir uygarlığın geliştiğini anlatmaktadırlar. Pek çok bilginin yanı sıra ilk insanın gizemli Mu topraklarında nasıl yaratıldığını da tanımlamaktadırlar.

Bu yazıtları diğer kadim uygarlıklara ait yazılı belgeler, prehistorik harabeler ve jeolojik fenomenlerin ele verdiği bilgilerle kıyaslamak suretiyle, bütün bu uygarlık merkezlerinin kültürlerini tek bir ortak kaynaktan -Mu'dan- devraldıklarını buldum.
Bu nedenle, bugün bildiğimiz şekliyle Tevrat'taki yaratılış hikayesinin Mu'nun 500 asırlık geçmişini konu alan bu kadim tabletlerden toparlanan etkileyici tutanaklardan elde edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yaratılışı anlatan orijinal hikayenin nasıl gün ışığına çıktığı ise elli sene öncesine giden ayrı bir hikayedir.

O sıralar bir eğitim mabedinin baş rahibine çalışmalarında yardımcı oluyordum. Önceleri bilmemekle beraber, bir süre sonra onun arkeoloji ve eski kayıtlarla yakından ilgilendiğini, bu konular hakkında tanıdığım herkesten çok daha bilgili olduğunu gördüm.

Bir gün değişik bir kabartmayı çözmeye çabalarken bana gösterdiği yakınlık, en hakiki dostluklardan birinin başlangıcı oldu. Bana bu özgün yazıları nasıl çözümleyebileceğimi gösterdi ve eğer istersem önüme çıkabilecek daha zorları için özel ders verebileceğini söyledi.

İki sene boyunca rahip dostum ile birlikte, onun insanoğlunun ilk dili olduğuna inandığı bu ölü dil üzerinde çalıştık. Bana Hindistan'da kendisi dışında bu dili anlayabilen sadece iki rahip olduğunu açıklamıştı. Basit görünümlü yazıların rahiplik düzeni içinde gelişmiş bir kardeşlik topluluğu olan Kutsal Kardeşler (Naakaller) için özel olarak tasarlanmış olması ve saklı (ezoterik) anlamlar içermesi çalışmayı büyük ölçüde zorlaştırıyordu. (Naakaller, Anavatan'dan kolonilere kutsal metinleri, dini ve bilimleri öğretmek için gönderilen özel eğitimli rahiplerdir.)

Bir gün, konuşkanlığının üzerinde olduğu bir sırada, mabedin gizli arşivleri arasında çok eski zamanlardan kalma bazı tabletler olduğunu söyledi. Onların ne hakkında olduğunu bilmiyordu çünki yalnızca korunmaya alındıkları yeri görmüştü. Yazıtları inceleyebileceği bir konumda olmasına rağmen buna asla teşebbüs etmemişti, çünki kutsal belgeler olmaları nedeniyle onlara dokunulmaması gerekiyordu.

Bu kutsal kayıtları tartışırken merakımı kamçılayan bir şey daha ekledi. Daha önceleri insanın öz yurdunun efsanevi Mu olduğundan söz etmişti. Şimdi ise bu kıymetli tabletlerin çoğunun Naakaller tarafından ya Burma'da ya da artık mevcut olmayan bu ülkede yazıldığı inancında olduğunu söylüyordu. Sersemlemiştim. Yazıtların Hindistan'ın yedi Rishi (kutsal) şehrinin birinden devralınmış, aslen daha büyük bir koleksiyonun bazı parçaları olduğunu öğrendiğimde onları görmek için sabırsızlanmaya başlamıştım. Büyük bölümünün kayıp olduğuna inanılıyordu. Ancak yine de orada karanlıkta yatan antik zamanlardan kalma bazı eserler vardı ve kadim geçmişin sayfalarına göz atma fırsatı her zaman ele geçmezdi.

Günlerimi bu gizli hazineye ulaşmamı sağlayabilecek çeşitli yöntemler deneyerek geçiriyordum, fakat normalde olağanüstü nazik bir insan olan arkadaşım, iş tabletleri görmeye geldiğinde bir kayadan farksızdı. "Evladım" diyordu biraz da üzgün bir ses tonuyla, "Senin arzularını yerine getirebilmeyi ben de isterdim, ama bu mümkün değil. Onlar, bulundukları yerden çıkartılmaması gereken kutsal emanetler. İsteğini kabul etmeye cesaret edemem."

"Fakat bir düşünün, ya gerektiği gibi ambalajlanmamışlarsa ve kırılıp dağılma tehlikesiyle karşı karşıya iseler?" diye ısrar ediyordum. "Hiç olmazsa bir bakıp sağlam olup olmadıklarını görseydik."

Ne söylersem söyleyeyim boşunaydı.

Aradan altı ay geçti. Anlaşılan onların ne durumda olduklarına dair merakım ya da kaygım bu süre içinde rahip dostuma da sirayet etmişti ki, bir akşam bir de baktım kadim tabletlerden ikisi masaya serilmiş bir örtünün üzerinde duruyor.
Çok uzun zamanlardan beri saklanan bu tabletleri merakla inceledim. Güneşte kurutulmuş kilden yapıldıkları görülüyordu ve toz içindeydiler. Büyük bir özenle onları temizledim ve dostumla birlikte çalışmakta olduğum ölü dildeki harf ve şekilleri deşifre etmeye koyulduk.

O akşam şans benden yanaydı, çünki bu iki değerli kil parçası, her ikimizin de bunların gerçekten Mu'yla ilgili hakiki kayıtlar olduğunu anlamamızı sağlayan bazı önemli gerçekleri ifşa ediyordu. Ancak tarihçenin en ilgi çekici yeri tam da tabletin en alt kısmına denk geldiği için hevesimiz yarıda kesilmişti. Baş rahip de artık gerisini görmek için duyduğu merakı gizlemiyordu.

"Burada bırakmamız imkansız oğlum." dedi. "Yarın gider, diğer tabletleri alırım."
İşe bakın ki, ertesi gün çıkardığı tabletler dün geceki serinin devamı değildi, tamamen farklı bir konuya aittiler ve devamının bulunması için hepsinin birden yerlerinden çıkartılması gerekti. Bu gerçekten de çok iyi olmuştu çünki tabletlerin birçoğu öyle kötü ambalajlanmışlardı ki bazı yerleri kırılmıştı. Onları çimentoyla restore ettik. Yerlerine yerleştirirken her bir tableti ipek kağıtlara ve pamuğa sararak paket yaptım.

"Oğlum," dedi baş rahip, "Bu kutsal emanetlerin korunması için bir uyarı aldığım ve bunun için senin vasıta kılındığın hissindeyim."

Bunu izleyen aylar yoğun bir konsantrasyonla tabletleri çevirerek geçti, fakat sonuç çabalarımıza değerdi. Yazılar dünyanın ve insanın nasıl yaratıldığını ve onun ilk olarak ortaya çıktığı yeri -Mu'yu- ayrıntılı olarak tanımlıyordu.

O ezeli bilmeceye, insana ait en büyük önemli sırları gün ışığına çıkardığımı kavrayarak mabedin dışındaki diğer kayıp tabletlerin peşine düştüm, fakat başarılı olamadım. Hindistan'ın her yerindeki mabetlerin baş rahiplerine beni tanıtan mektuplar taşıdım, fakat her seferinde soğuk bakışlarla ve kuşkuyla karşılandım.
"Hiç böyle tabletler görmedim." diyordu her biri ve doğruyu söylemediklerinden şüphelenmek için bir neden de yoktu. Tıpkı rahip dostum gibi belki onlar da muhafazalara yalnızca bir göz atmakla kalmışlardı.

Bir seferinde Burma'da kayıp kayıtları ararken eski Budist mabetlerinden birini ziyaret etmiştim.

Baş rahip "Nereden geliyorsun?" diye örtülü bir kuşkuyla sordu.

"Hindistan'dan" diye cevap verdim.

"O halde Hindistan'a geri dön ve bunu, onları bizden çalmış olan hırsızlardan iste." Yere tükürerek arkasını döndü ve yürüyüp gitti.

Bu terslikler haliyle canımı sıkıyordu, fakat o güne kadar tabletlerden öylesine kıymetli bilgiler elde etmiştim ki bütün eski medeniyetlerin yazıtlarını araştırmak ve onları Mu efsaneleriyle kıyaslamak kararımda hiçbir sarsılma olmadı.
Ve işte böyle devam ettim ve erken dönem Grek, Kalde, Babil, Pers, Mısır ve Hindu medeniyetlerinin kesinlikle Mu medeniyetinin arkasından yürüdüğünü gördüm.
Araştırmalarımı sürdürerek bu kayıp kıtanın Hawaii'nin kuzeyinde bir yerlerden güneye, ta Fiji adalarına ve Paskalya adasına kadar uzanan bir yer kapladığını ve şüpheye mahal bırakmayan bir şekilde ilk insanın ortaya çıktığı yer olduğunu keşfettim. Bu güzel ülkede yeryüzünde koloniler oluşturan insanların yaşadığını ve yüzlerin güldüğü bu toprakların 12.000 yıl önce korkunç depremlerle sallandığını ve bir ateş ve su girdabı içinde yok olup gittiğini öğrendim.

Ve yaratılış hikayesini orijinalinden okudum. İlk insan Mu topraklarında ortaya çıkmıştı.

Yaratılış hikayesini Mu'dan yola çıkarak izlemeye koyuldum: Mu'dan Hindistan'a, batık kıtadan gelen insanların ilk yerleşim bölgesine geldim; Hindistan'dan Mısır'a, Mısır'dan Musa'nın onu kopyaladığı Sina mabedine ve oradan da 800 sene sonraki Ezra'nın hatalı çevirilerine... Konuyu etraflıca araştırmayan kişiler bile bildiğimiz haliyle yaratılış hikayesi ile Mu'dan çıkan gelenek arasındaki benzerliği gördüklerinde, bu olasılığın akla yakınlığını inkar etmeyeceklerdir.

   

<< GERİ

 
   
Tel.: (0232) 421 44 49 - Faks: (0232) 422 72 12 - E-mail: info@egemeta.com
Produced by Ege Meta Yayınları