|
Aden Bahçesi Asya'da değil, Pasifik Okyanusu'nda artık var olmayan
bir kıtanın üzerindeydi. Tevrat'ta yer alan yaratılış hikayesi -yedi
gün yedi gece destanı- ilk olarak Nil boylarında ya da Fırat Vadisi'nde
yaşayan insanlardan değil, bu batık kıtadan, İnsanın Anavatanı Mu'dan
çıkmıştı.
Bu iddiaların kanıtı Hindistan'da bulduğum çoktan unutulmuş kutsal
tabletler üzerindeki kompleks kayıtlar ve diğer ülkelerden gelen başka
kayıtlardadır. Bunlar, günümüzden 50.000 yıl önce 64.000.000 kişinin
yaşadığı bu inanılmaz topraklarda birçok yönden bizimkinden üstün
bir uygarlığın geliştiğini anlatmaktadırlar. Pek çok bilginin yanı
sıra ilk insanın gizemli Mu topraklarında nasıl yaratıldığını da tanımlamaktadırlar.
Bu yazıtları diğer kadim uygarlıklara ait yazılı belgeler, prehistorik
harabeler ve jeolojik fenomenlerin ele verdiği bilgilerle kıyaslamak
suretiyle, bütün bu uygarlık merkezlerinin kültürlerini tek bir ortak
kaynaktan -Mu'dan- devraldıklarını buldum.
Bu nedenle, bugün bildiğimiz şekliyle Tevrat'taki yaratılış hikayesinin
Mu'nun 500 asırlık geçmişini konu alan bu kadim tabletlerden toparlanan
etkileyici tutanaklardan elde edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yaratılışı anlatan orijinal hikayenin nasıl gün ışığına çıktığı ise
elli sene öncesine giden ayrı bir hikayedir.
O sıralar bir eğitim mabedinin baş rahibine çalışmalarında yardımcı
oluyordum. Önceleri bilmemekle beraber, bir süre sonra onun arkeoloji
ve eski kayıtlarla yakından ilgilendiğini, bu konular hakkında tanıdığım
herkesten çok daha bilgili olduğunu gördüm.
Bir gün değişik bir kabartmayı çözmeye çabalarken bana gösterdiği
yakınlık, en hakiki dostluklardan birinin başlangıcı oldu. Bana bu
özgün yazıları nasıl çözümleyebileceğimi gösterdi ve eğer istersem
önüme çıkabilecek daha zorları için özel ders verebileceğini söyledi.
İki sene boyunca rahip dostum ile birlikte, onun insanoğlunun ilk
dili olduğuna inandığı bu ölü dil üzerinde çalıştık. Bana Hindistan'da
kendisi dışında bu dili anlayabilen sadece iki rahip olduğunu açıklamıştı.
Basit görünümlü yazıların rahiplik düzeni içinde gelişmiş bir kardeşlik
topluluğu olan Kutsal Kardeşler (Naakaller) için özel olarak tasarlanmış
olması ve saklı (ezoterik) anlamlar içermesi çalışmayı büyük ölçüde
zorlaştırıyordu. (Naakaller, Anavatan'dan kolonilere kutsal metinleri,
dini ve bilimleri öğretmek için gönderilen özel eğitimli rahiplerdir.)
Bir gün, konuşkanlığının üzerinde olduğu bir sırada, mabedin gizli
arşivleri arasında çok eski zamanlardan kalma bazı tabletler olduğunu
söyledi. Onların ne hakkında olduğunu bilmiyordu çünki yalnızca korunmaya
alındıkları yeri görmüştü. Yazıtları inceleyebileceği bir konumda
olmasına rağmen buna asla teşebbüs etmemişti, çünki kutsal belgeler
olmaları nedeniyle onlara dokunulmaması gerekiyordu.
Bu kutsal kayıtları tartışırken merakımı kamçılayan bir şey daha ekledi.
Daha önceleri insanın öz yurdunun efsanevi Mu olduğundan söz etmişti.
Şimdi ise bu kıymetli tabletlerin çoğunun Naakaller tarafından ya
Burma'da ya da artık mevcut olmayan bu ülkede yazıldığı inancında
olduğunu söylüyordu. Sersemlemiştim. Yazıtların Hindistan'ın yedi
Rishi (kutsal) şehrinin birinden devralınmış, aslen daha büyük bir
koleksiyonun bazı parçaları olduğunu öğrendiğimde onları görmek için
sabırsızlanmaya başlamıştım. Büyük bölümünün kayıp olduğuna inanılıyordu.
Ancak yine de orada karanlıkta yatan antik zamanlardan kalma bazı
eserler vardı ve kadim geçmişin sayfalarına göz atma fırsatı her zaman
ele geçmezdi.
Günlerimi bu gizli hazineye ulaşmamı sağlayabilecek çeşitli yöntemler
deneyerek geçiriyordum, fakat normalde olağanüstü nazik bir insan
olan arkadaşım, iş tabletleri görmeye geldiğinde bir kayadan farksızdı.
"Evladım" diyordu biraz da üzgün bir ses tonuyla, "Senin
arzularını yerine getirebilmeyi ben de isterdim, ama bu mümkün değil.
Onlar, bulundukları yerden çıkartılmaması gereken kutsal emanetler.
İsteğini kabul etmeye cesaret edemem."
"Fakat bir düşünün, ya gerektiği gibi ambalajlanmamışlarsa ve
kırılıp dağılma tehlikesiyle karşı karşıya iseler?" diye ısrar
ediyordum. "Hiç olmazsa bir bakıp sağlam olup olmadıklarını görseydik."
Ne söylersem söyleyeyim boşunaydı.
Aradan altı ay geçti. Anlaşılan onların ne durumda olduklarına dair
merakım ya da kaygım bu süre içinde rahip dostuma da sirayet etmişti
ki, bir akşam bir de baktım kadim tabletlerden ikisi masaya serilmiş
bir örtünün üzerinde duruyor.
Çok uzun zamanlardan beri saklanan bu tabletleri merakla inceledim.
Güneşte kurutulmuş kilden yapıldıkları görülüyordu ve toz içindeydiler.
Büyük bir özenle onları temizledim ve dostumla birlikte çalışmakta
olduğum ölü dildeki harf ve şekilleri deşifre etmeye koyulduk.
O akşam şans benden yanaydı, çünki bu iki değerli kil parçası, her
ikimizin de bunların gerçekten Mu'yla ilgili hakiki kayıtlar olduğunu
anlamamızı sağlayan bazı önemli gerçekleri ifşa ediyordu. Ancak tarihçenin
en ilgi çekici yeri tam da tabletin en alt kısmına denk geldiği için
hevesimiz yarıda kesilmişti. Baş rahip de artık gerisini görmek için
duyduğu merakı gizlemiyordu.
"Burada bırakmamız imkansız oğlum." dedi. "Yarın gider,
diğer tabletleri alırım."
İşe bakın ki, ertesi gün çıkardığı tabletler dün geceki serinin devamı
değildi, tamamen farklı bir konuya aittiler ve devamının bulunması
için hepsinin birden yerlerinden çıkartılması gerekti. Bu gerçekten
de çok iyi olmuştu çünki tabletlerin birçoğu öyle kötü ambalajlanmışlardı
ki bazı yerleri kırılmıştı. Onları çimentoyla restore ettik. Yerlerine
yerleştirirken her bir tableti ipek kağıtlara ve pamuğa sararak paket
yaptım.
"Oğlum," dedi baş rahip, "Bu kutsal emanetlerin korunması
için bir uyarı aldığım ve bunun için senin vasıta kılındığın hissindeyim."
Bunu izleyen aylar yoğun bir konsantrasyonla tabletleri çevirerek
geçti, fakat sonuç çabalarımıza değerdi. Yazılar dünyanın ve insanın
nasıl yaratıldığını ve onun ilk olarak ortaya çıktığı yeri -Mu'yu-
ayrıntılı olarak tanımlıyordu.
O ezeli bilmeceye, insana ait en büyük önemli sırları gün ışığına
çıkardığımı kavrayarak mabedin dışındaki diğer kayıp tabletlerin peşine
düştüm, fakat başarılı olamadım. Hindistan'ın her yerindeki mabetlerin
baş rahiplerine beni tanıtan mektuplar taşıdım, fakat her seferinde
soğuk bakışlarla ve kuşkuyla karşılandım.
"Hiç böyle tabletler görmedim." diyordu her biri ve doğruyu
söylemediklerinden şüphelenmek için bir neden de yoktu. Tıpkı rahip
dostum gibi belki onlar da muhafazalara yalnızca bir göz atmakla kalmışlardı.
Bir seferinde Burma'da kayıp kayıtları ararken eski Budist mabetlerinden
birini ziyaret etmiştim.
Baş rahip "Nereden geliyorsun?" diye örtülü bir kuşkuyla
sordu.
"Hindistan'dan" diye cevap verdim.
"O halde Hindistan'a geri dön ve bunu, onları bizden çalmış olan
hırsızlardan iste." Yere tükürerek arkasını döndü ve yürüyüp
gitti.
Bu terslikler haliyle canımı sıkıyordu, fakat o güne kadar tabletlerden
öylesine kıymetli bilgiler elde etmiştim ki bütün eski medeniyetlerin
yazıtlarını araştırmak ve onları Mu efsaneleriyle kıyaslamak kararımda
hiçbir sarsılma olmadı.
Ve işte böyle devam ettim ve erken dönem Grek, Kalde, Babil, Pers,
Mısır ve Hindu medeniyetlerinin kesinlikle Mu medeniyetinin arkasından
yürüdüğünü gördüm.
Araştırmalarımı sürdürerek bu kayıp kıtanın Hawaii'nin kuzeyinde bir
yerlerden güneye, ta Fiji adalarına ve Paskalya adasına kadar uzanan
bir yer kapladığını ve şüpheye mahal bırakmayan bir şekilde ilk insanın
ortaya çıktığı yer olduğunu keşfettim. Bu güzel ülkede yeryüzünde
koloniler oluşturan insanların yaşadığını ve yüzlerin güldüğü bu toprakların
12.000 yıl önce korkunç depremlerle sallandığını ve bir ateş ve su
girdabı içinde yok olup gittiğini öğrendim.
Ve yaratılış hikayesini orijinalinden okudum. İlk insan Mu topraklarında
ortaya çıkmıştı.
Yaratılış hikayesini Mu'dan yola çıkarak izlemeye koyuldum: Mu'dan
Hindistan'a, batık kıtadan gelen insanların ilk yerleşim bölgesine
geldim; Hindistan'dan Mısır'a, Mısır'dan Musa'nın onu kopyaladığı
Sina mabedine ve oradan da 800 sene sonraki Ezra'nın hatalı çevirilerine...
Konuyu etraflıca araştırmayan kişiler bile bildiğimiz haliyle yaratılış
hikayesi ile Mu'dan çıkan gelenek arasındaki benzerliği gördüklerinde,
bu olasılığın akla yakınlığını inkar etmeyeceklerdir. |