<< GERİ

 
 

MU'nun KUTSAL SEMBOLLERİ

 

Bu kitap hakkında ayrıntılı bilgi almak için tıklayın...

 

Sunuş

 

Önsöz

I.

Giriş

II.

Dinler

III.

Tanrı'ya Ve Onun Niteliklerine Ait Semboller

IV.

Yaratılış

V.

Dinsel Öğretilerde Kullanılan Semboller

VI.

Mu İle İlgili Semboller

VII.

Kuzey Amerika'yı Mu'ya Bağlayan Kutsal Semboller

VIII.

Kuzey Amerika'da Tümülüsleri Yapan Yerliler

IX.

Mısır Ve Hindistan'da Din

X.

İkiz Kardeşler Din Ve Bilim

 

ÖNSÖZ  

Kutsal Sembollerle ilgili bu çalışma, kamuoyunun böyle bir çalışmayı karşılıksız bırakmayacağı duygusunda olan ve beni de bu konuda ikna eden Irving Putnam'ın önerileriyle ortaya çıkmıştır.

Mu hakkındaki ilk iki kitabımın kamuoyunda uyandırdığı derin alaka, bu yoldaki araştırmalarla geçen bir ömrü boşa harcamadığım duygusunu da beraberinde getirdi. Bu sebepten herkese en içten teşekkürlerimi sunmak isterim.

Bu çalışmada, günümüzde din müessesesinin niçin bu denli kaotik bir duruma geldiğine dair kişisel görüşlerimi aktardım. Bugün dünyada üç yüzün üzerinde din ve mezhep vardır, oysa ki Tanrı Tektir. JAMES CHURCHWARD

 

GİRİŞ

Her şeyden önce bu eserde, sembollerin günümüzde kabul gören yaygın anlamlarını vermediğimi belirtmek isterim. Benim ilgilendiğim onların kökenini ve orijinal anlamlarını iletmektir.

Mu'nun battığı zamana kadar bütün semboller orijinal anlamlarını koruyordu. Mu ortadan kalktıktan sonraki 5000 ya da 6000 yılı atlayıp geçmek zorundayım. Görünen odur ki, bu, Hindistan veya Mısır'daki birkaç bilgi kırıntısı dışında tarihin yazılmadığı bir çağdır. Mu'nun ve diğer kara parçalarının yok olması ve ardı sıra süren gaz kuşaklarının ve dağların formasyonundan sonra, insanoğlunun bu uzun zaman dilimini toparlanarak ve yeryüzünü yeniden iskan ederek geçirdiğini anlıyoruz.

6000 yıl öncesinin Mısır'ına girdiğimiz zaman, orijinal sembollerin birçoğunun varlıklarını sürdürdüğünü, ancak büyük ölçüde Mısırlılaştıklarını görürüz. Bu, özellikle dizaynlar için geçerlidir ve içinden çıkılacak gibi olmayan bir teoloji de buna eşlik etmektedir. Bir sürü yeni sembollerin türemesinin yanı sıra bunların çoğunun ezoterik ya da gizli anlamları da vardır.

Bu karmaşa Yukarı ve Aşağı Mısır tek bir krallıkta birleştiği sırada had safhaya varmıştı. Bu birleşme yalnızca halkların değil, iki ayrı grup sembolün de birleşmesiyle sonuçlanmıştı. İki grup sembol, hiçbirisinden bir ayıklama yapılmaksızın tek bir gruba dönüşüvermişti. 4000 veya 5000 yıl önceki Mısır'da bu sembol karmaşası öyle bir hal almıştı ki, rahiplik teşkilatının yarısı bile birbirinden birkaç kilometre uzaklıktaki mabetlerde ya da ülkenin diğer şehirlerinde kullanılan sembolleri anlayamıyordu.
Mısır tarihinde dikkati çekmek istediğim bir sonraki dönem, Ptolemeler hanedanı zamanıdır.

Çünki bu dönemden itibaren çok sayıda Grek filozofu Mısır'a gelmeye ve Mısır'ın kutsal sırlarıyla yetişmeye başlamışlardı. Akabinde, M.Ö. 600'den başlayarak bu bilgiyi ülkelerine taşıdılar. Kutsal Semboller Grekleşti ve yeni isimler almalarının yanı sıra bunlara ilave bir teoloji de eklendi. Sonuç, genel anlamda, eğlendirici mitlerin ortaya çıkmasıydı. Dolayısıyla birçoğumuzun aşinası olduğumuz Grek mitlerinin Mısır ve Hindistan çıkışlı efsane ve öğretilerin tesiri altında kaldığını söyleyebiliriz.
Belirtmek istediğim bir diğer nokta da, Mu'nun ortadan kalkmasıyla birlikte onun bir anne gibi kol kanat gerdiği tüm dünya ülkelerindeki din ve ilimler üzerinde kontrolünün de ortadan kalktığıdır. Zaman içinde bu özgün din ve ilimler öylesine dejenere olmuşlardı ki, sonunda İlk Büyük Uygarlığın öğretileri geçmişe karışmış ve bütünüyle unutulmuşlardı. Hayal meyal de olsa bazı yansımalar bulabileceğimiz mitler ve artık her yanı sararak dünya bahçesini nefes alınamayacak hale getiren çalı çırpının arasından başlarını çıkarmaya gayret eden tek tük çiçekler dışında.

Zamanımıza gelecek olursak, sözde eğitim görmüş bazı yazarların sembollere bütünüyle hayal ürünü, kesinlikle hatalı ve hikayeden ibaret anlamlar yüklediğini görmekteyim. Nereden böyle fikirlere kapıldıkları anlaşılır gibi değildir. Fikirlerinin kadim yazılar olmadığı muhakkaktır. Sonuç olarak bilim bir teoriler çağına sürüklenmiştir. Teoriler gerçeğe hizmet etmek için üretilir. Çılgın teorileri kanıtlanmadığı sürece gerçek dedikleri şey gerçek sayılamaz. Ancak görülmektedir ki teorileri ne kadar akıl almaz ve garipse, o kadar çok bilimsel olduğu düşünülmektedir. Hiç kimsenin hatta sahibinin dahi anlamadığı bir teori bilimsel kabul görmektedir.

SEMBOLLER ve HÜR MASONLUK- Kadim sembollerin çoğu Hür Masonların törenlerinde kullanılmaktadır. Orijinal anlamlarının yitirildiğini kendileri de kabul etmekle beraber köken itibarıyla onların kutsal kavramlarla bağlantılı olduğunu, uzak geçmişte dinsel törenlerde kullanıldığını ve çıkış noktalarıyla, İnsanın İlk Dinine paralel dinsel ve manevi anlamlar taşıdıklarını bilmektedirler.

Semboller ve sembolizm arkeolojinin temel konularından başlıcalarıdır. Ben profesyonel bir arkeolog değilim, fakat antik dünyayı seviyorum ve elli yılı aşkın bir süredir bu konuları incelemekte ve öğrenmekteyim. Mu sulara gömüldüğü zaman, arkeoloji de onunla birlikte gitmişti.

ARKEOLOJİ- Arkeolojinin bir bilim olarak öğretilmesi çok eski bir geçmişe dayanır. 15.000 yıldan daha önceki bir tarihte eskilerin arkeoloji eğitimi için özel okullar vardı.
Anavatan Mu battığı ve İlk Büyük Uygarlık yeryüzünden silindiği zaman, tüm diğer eski ilimlere olduğu gibi arkeolojinin üzerine de karanlık çökmüştü. Geriye yalnızca ileride filizlenmiş yeni bir uygarlığa can verecek bazı tohumlar kalmıştı.
Arkeoloji eğitiminin tekrar başlaması bugün hayatta olan kişilerin hafızasında yer alacak kadar yenidir. Günümüzde kendilerini arkeolog diye adlandıran kişilerin yaptığı şey genel olarak 1000 ila 5000 yıl önce yaşamış insanlardan kalan harabelerde kazı çalışması yürütmektir. Bu, insanlık tarihinde dün denilebilecek kadar yakın bir zaman dilimidir. Niçin eskilerin yaptığı gibi başlangıca, 15.000 yıl öncesine gitmezler? Eskilerin arkeolojik çalışmaları, belli astronomik ipuçlarına dayanılarak hesap edilen tarihler kabul ediliyorsa, 200.000 yıl önceki ilk başlangıca doğru tüm insanlık tarihini içerir.

Arkeoloji düşünüldüğünden çok daha fazlasını kapsar. Eskilerin irdelediği şekliyle bu, büyüleyici bir disiplindir. Bir anlamda bir din gibi de kabul edilebilir, çünki her adımda öğrenci Yüce bir Kavram'ın eserleriyle Yaratıcı'nın kudret ve bilgeliğinin sembolleriyle karşı karşıya gelir. Görsel malzeme onu kontemplasyona (tefekküre) sevk eder, kontemplasyonu onu En Yüceyle, var olan her şeyin büyük Mimarı ve İnşa Edicisiyle temasa geçirir. Öğrenci ilerleme kaydettikçe diğer bilim dallarının da -jeoloji, kimya, astronomi ve Kozmik Güçler- uyguladığı disiplinle yakından ilişkili olduğunu anlamaya başlar. Atalarımızın bize miras bıraktığı yazılı ve diğer birikimlerden azami yarar sağlamak ve onları daha yüksek bilgiye giden birer yol rehberi olarak kullanmak için tüm bu bilim dallarında da uzmanlaşmak gerekmektedir.

TABİAT- Tabiat insana Hayatın Kökenini gösterir. İnsanın Büyük Kaynakla ve Evreni kontrol eden Büyük Kozmik Güçlerle olan ilişkisini gösterir.

Bunun yanı sıra bu Güçlerin de kökenini gösterir. İşte arkeoloji Yaratılışın ihtişam ve yüceliğini açığa vuran uzun bir kelimenin harflerinden biri gibidir, insanı Semavi Babaya daha çok yakınlaştırır.

Yine, doğal bir sonuç olarak, gerçek bilimin dinin ikiz kardeşi olduğunu gösterir. Onlar ayrılmaz bir bütündür, çünki din olmadan insan Kozmik Güçleri idrak edemez ve bu Güçler hakkında doğru dürüst bir bilgi elde etmeden Büyük İlahi Yasaya nüfuz edemez.
Tevrat'ın ilk iki bölümü, insanoğluna bu Kozmik Güçlerin işleyişini öğretmek amacını güdüyordu. Ancak Mu'nun Kutsal Metinleri'nin eşi olan ve Musa tarafından, Sina'daki mabedin Baş Rahibi olduğu sırada tefsir edilerek Anavatan'ın üslubu ve harfleriyle yazılan bu metinlerin hatalı tercümesinden dolayı vazifelerini yerine getirememişlerdir. Mısır'ın ezoterik mabet yazıları, Tufan'ın nedenini açıklamakta ve bu fenomenin gerçeğini ortaya koymaktaydı. Ancak elimizde olduğu haliyle Tevrat'ın bu bölümlerini her kim kaleme aldıysa, kadim yazı formuna dair hiçbir bilgisi yoktu, tıpkı günümüz insanının semboller ve sembolizmi anlamakta bütünüyle yetersiz olduğu gibi.

Neticede, Kitab-ı Mukaddes'in Eski Ahit bölümü niyet edilen görevini tam olarak yerine getirememiştir. Musa'nın devrettiği Tevrat, günümüz insanının kavramlarının üstünde bir ilim anlayışını içeren ve dünya tarihinin gelmiş geçmiş en muazzam ve en engin eseri olan Kutsal ve Vahye Dayalı Metinleri'nin ta kendisiydi. Ancak görünen odur ki hiçbir şey ebediyen kaybolmamaktadır, çünki dünyanın farklı yerlerinde keşfedilen ve biraraya getirildiklerinde Mu'nun Orijinal Vahyedilmiş Kutsal Metinleri'nin önemli bir bölümünü meydana getiren bazı metinler vardır. Bu metinlerde yer alan bilgiler şu konular hakkındadır:

Yaratılışın aşamaları; İnsanın ve kadının yaratılışı.

Tüm gök cisimlerinin evrendeki hareketleri; onların hareketlerini kontrol eden Güçler ve bu Güçlerin Kaynağı.

Hayatın Kökeni, yeryüzünün gelişimi sırasında hayat tiplerinde oluşan gerekli değişimlerin nedeni ile birlikte Hayatın ne olduğu.

Farklı jeolojik fenomenler ve bunlara neyin yol açtığı.

Ve nihayet Yeryüzünün son yapı taşı: İnsan.

İncil'de sık sık geçen ancak yanlış yorumlanan bir kelime vardır. "Mucize" kelimesini kastediyorum. Mucize diye bir şey yoktur. Bize mucize gibi görünmelerinin nedeni cehaletimizden dolayıdır. Onlar insana yaratılışıyla birlikte verilen kendi Ruhsal Gücünün işlerliği sayesinde meydana getirilen fenomenlerdir. Kutsal Metinler bu Gücün insana "yeryüzüne hakim olabilmesine olanak sağlamak için" verildiğini söylerler. Üstatlar Ruhsal Güçlerini kullanabilen kişilerdi. Onların halk tarafından anlaşılamayan bazı olaylarına mucize gözüyle bakılmıştı. Kadim "Üstat" ünvanının hedefi de ruhsal güçlerini kullanabilen kişilerdi.

Zamanlarını yalnızca eskilerin bıraktığı nesnel izleri gün ışığına çıkarmak için sarf edenlerin gerçek birer arkeolog olduklarını söylemek mümkün değildir. Bunların bütün işi kazı yapmaktır. Arkeolog, bulduğu taş ve kil parçalar üzerindeki yazıları okur ve kamuoyunu onların anlattıklarından haberdar eder. Üzerinde yazılar bulunan bir taş veya kil tablet, üzerindeki yazılar okunana kadar ilginç bir taş parçası olmaktan öteye gidemez. Okunduğu zaman ise yazılı tarihin sayfalarından birini oluşturur ve günümüz insanının düşünce ve öğretilerini etkileyebilecek ve değiştirebilecek bir vasıta olma işlevini üstlenmiş olur.

Arkeolojinin bütün değeri bu okuma işlevinde yatar ve geçmişimizi bu sayede öğreniriz. Sanki bir ses hiç aralıksız "tabiata başvurun ve onda saklı büyük gerçekleri ve dersleri öğrenin" diye seslenmektedir. Tabiat, büyük bir okul gibidir. Orada kafanızı karıştıracak otoriteler bulamazsınız. Orada tek ve yegane otorite tabiatın kendisidir.
Rüzgarın yıprattığı her yaşlı kayanın, her fosilin bir hikayesi vardır; bir ağacın ve çalılıkların üzerindeki yapraklar da size bir öykü fısıldarlar. Evren, mükemmel bir düzen ve şaşmaz bir zaman ölçüsüyle hareket eden sayısız gök cismiyle bizleri gözleme davet eder ve bütün bunların Kaynağını tanımak arzusunu ilham eder. İnsanın bu dünya hayatı içerisinde kendisini sonsuz hayat akışındaki bir sonraki basamağa hazırlamasına katkıda bulunacak bütün bu dersler tabiatın müfredat programında yer alır.

DİNİN KÖKENİ- Din nedir? Max Müller şöyle söyler: "Din duyular ve akıl yürütmekten bağımsız, daha doğrusu duyulara ve akıl yürütmeye rağmen, insanın farklı isimler ve farklı kisveler altındaki Sonsuzu idrak etmesine yarayan zihinsel bir yetenektir. Bu yetenek olmaksızın hiçbir din, hatta putlara ve fetişlere tapma bile mümkün olamazdı ve eğer dikkatle dinleyecek olursak tüm dinlerde Ruhun fısıldayışını, kavranılamayanı kavrama mücadelesini, dile getirilemeyeni dile getirme çabasını ve Sonsuza hasreti, Tanrı sevgisini duyabiliriz.

İnsanın düşünce ve duygu hayatından izler bulduğumuz her seferinde onun bir dini olduğunu da bulguluyoruz.

Nerede karşımıza çıkarsa çıksın, din daima kutsal bir hedefe yöneliktir. Ne kadar eksikleri olursa olsun, din daima insan ruhunu Tanrı'nın huzuruna getirip koyar ve o dindeki Tanrı kavramı tamlıktan uzak ve çocukça bile olsa mutlaka insan ruhunun o zaman dilimi içinde erişebileceği ve kavrayabileceği en yüksek mükemmellik idealini ifade eder."

Burada Max Müller'in kastettiği dönem, Mu'nun batışından sonraki döneme karşılık gelen jeolojik Pleyistosen çağdır. Dolayısıyla söz konusu bulgular, dağların oluşması ve tufanlar sırasında sağ kalabilenlerin torunlarına aktardığı ve babadan oğula sözlü olarak gelen Anavatan'ın Vahyedilmiş Kutsal Dininin izdüşümleridir.

Aşağıdaki pasajda okuyacağınız gibi, kendi düşünceleri de bu yöndedir:

"Sayacağım bu ilksel ırklar bölünmeden ve dilde, ibadette ve ulus duygularında ayrılık meydana gelmeden önce ilkel bir Ari dini, ilkel bir Semitik (Sami) din ve ilkel bir Turan dini vardı.

Hindistan, Yunanistan, İtalya ve Almanya'nın en eski mitolojilerinde en yüksek tanrı aynı ismi taşıyor ve bu korunuyordu. Bu isim Sanskritçede Dyaus, Grekçe'de Zeus, Latince'de Jovis ve Germen dilinde Tiu (Wotan?) idi. Bu, gözümüzün önüne sanki dün şahit olmuşuz gibi çok canlı bir sahne getirmektedir.

Tüm Ari ırkının ataları, olasılıkla Homer'den ya da Vedalardan binlerce yıl önce, aynı isim altında, Işık ve Gökyüzü adı altında görünmeyen bir varlığa tapıyorlardı. Şimdi omuzlarımızı silkip bunun doğaya tapmak ve putperestlikten başka bir şey olmadığını söylemeyelim. Hayır, belki çok sonraları seviye kaybedip o hale gelmiş olabilir, ama bahsettiğimiz kişilerin niyeti bu değildi. Dyaus'la kastedilen mavi gökyüzü değildi, gökyüzünün kişileştirilmesi de değildi; başka bir şey kastediliyordu (Hindu dininin en eski kutsal kitapları olan) Vedalarda toplu halde "Dyaus Pitar"a niyaz edilirken Greklerde bu "Zue Pater" ve Latince'de de "Jupitar"dır; demek ki kastedilen anlam bu üç dil birbirinden ayrı düşmeden önceki anlamdı: "Gök Baba".

Şimdi bu dillerin henüz parçalanmadığı ve tek bir dil halinde oldukları zamana dönelim. Mu'nun Vahyedilmiş Kutsal Metinleri'nde -70.000 yıl öncesinde- Tanrı sık sık "Göksel (semavi) Baba" ve "Gökteki Baba" diye tasvir edilir. Bu isim, diğerlerinden daha çok kullanılır. Zaten bu din Tanrı'nın Babalığını ve insanın kardeşliğini esas alıyordu. Kadim yazılardaki belirginliğini göz önüne alırsak, çağlara meydan okumasına şaşmamak gerekir. Öğretileri İlk Dinin saf içeriğinden başka bir şey olmayan İsa, Rabbin Duasını "Gökteki Babamız" diye başlatır.

Bu konuyla ilgili olarak Müller'in dışında bilim dünyasının otorite kabul ettiği daha başka kişilerden de alıntılar sunmak istiyorum.

Hem Kant hem de Schiller'in iddiasına göre, "Bir mit çarpıtılmayı veya başlangıçtaki kusursuzluğun düşüş kaydetmesini temsil etmediği gibi duyusallığın mantığa karşı kazandığı bir zafer de değildir, tam tersine, insanın rölatif bir hamlıktan özgürlüğe ve uygarlığa doğru ilerlemesinin tezahürüdür."

Bunlar uyum içinde olabileceğim fikirler değil, çünki genel mantık aksi yönde bir işleyişin vuku bulduğunu söylemektedir. Mitlerin yüzde doksanında iz sürerek efsanelere ulaşabilirsiniz. Efsaneler sözlü olarak kişiden kişiye geçirilen tarihtir. Tarih ise gerçeklerin saptanmasıdır, o halde mitler "ilerlemenin tezahürü" değil, gerilemenin tezahürüdür; çünki onlar uygarlığın bir parçası olan tarihin unutulmaya yüz tuttuğunun göstergesidir. Dolayısıyla bu, gerilemiş bir uygarlıktır.

Taylor, "Anthropology" adlı çalışmasında şöyle söyler; "Bir bakıma her din doğru dindir. Biz bugün bütün bu bilgimizle onların zihnini kurcalayan büyük sorunun yarısını bile yanıtlayamıyoruz. Hayatın ne olduğu bazen yanı başımızdadır, ama her zaman değil."
Taylor'un Kuzey Amerika Kızılderilileri'nden, yarı-uygar Polinezyalılardan, Maurilerden, Güney Afrikanın vahşilerinden ve hepsinin üstünde İsa'nın Öğretilerinden danışmanlık alması çok yararlı olabilirdi. Vahşiler ve yarı vahşiler konu üzerinde büyük bir bilgi sahibi oldukları iddiasında değildirler. Buna karşın onların Mitler Kraliçesi, Bilim tarafından engellenmemiş büyük bir bilgeliğe sahip olduklarını bulguladım.

De Brosses ise "Tüm uluslar fetişlerle başlamak zorunda kaldılar, arkadan çoktanrıcılık geldi ve sonra da tektanrıcılık." demektedir.

De Brosses acaba Maymunsu kökenimiz hakkındaki teorilerle mi oyalanıyor? Bunlarla karşılaşıp da alt üst olmayanı pek yoktur da. Biz şimdilik bunları geçelim ve Max Müller, Dr. Happell ve Prof. Pfliderer gibi bilim adamlarının bu tip varsayımların doğrudan karşısında yer aldıklarını belirtmekle yetinelim.

Bundan sonraki bölümde, dinin başlangıcını ele alırken insanın tektanrıcılıkla başladığını ve çoktanrıcılığın ve putperestliğin Mu ortadan kalktıktan sonra devreye girdiğini göstereceğim. Aynı derecede iddialı bir başka beyanla bitirmek istiyorum:

"Mısır, Babil, Meksika ve Peru uygarlıklarının çok uzak bir döneminde, Güneş Tanrısı tüm tanrıların önde geleni ve en büyüğü olarak üstünlüğü ele geçirmişti."

Böyle bir iddia tüm kadim metinleri karşısına almaktadır. Eskiler Güneş'i tanrı olarak değil, yalnızca Tanrılığın bir sembolü olarak görmüşlerdi. Bu nedenle de ona tapmıyorlardı. Ta başlangıçtan itibaren güneş, Tanrı'nın monoteistik sembolüydü.

Tanrı'nın monoteistik ya da kolektif sembolü olması nedeniyle de tüm kutsal sembollerin en kutsalı olarak kabul görmüştü.

Tanrı'nın monoteistik sembolü güneş, insanoğlu Mısır'a, Babil'e, Meksika'ya veya Peru'ya yerleşmeden on binlerce yıl önce mevcuttu. O halde, bu uygarlıklar sırasında üstünlüğü ele geçirmesi diye bir şey nasıl mümkün olabilirdi?

   

<< GERİ

 
   
Tel.: (0232) 421 44 49 - Faks: (0232) 422 72 12 - E-mail: info@egemeta.com
Produced by Ege Meta Yayınları