|
Her şeyden önce bu eserde, sembollerin günümüzde kabul gören yaygın
anlamlarını vermediğimi belirtmek isterim. Benim ilgilendiğim onların
kökenini ve orijinal anlamlarını iletmektir.
Mu'nun battığı zamana kadar bütün semboller orijinal anlamlarını koruyordu.
Mu ortadan kalktıktan sonraki 5000 ya da 6000 yılı atlayıp geçmek
zorundayım. Görünen odur ki, bu, Hindistan veya Mısır'daki birkaç
bilgi kırıntısı dışında tarihin yazılmadığı bir çağdır. Mu'nun ve
diğer kara parçalarının yok olması ve ardı sıra süren gaz kuşaklarının
ve dağların formasyonundan sonra, insanoğlunun bu uzun zaman dilimini
toparlanarak ve yeryüzünü yeniden iskan ederek geçirdiğini anlıyoruz.
6000 yıl öncesinin Mısır'ına girdiğimiz zaman, orijinal sembollerin
birçoğunun varlıklarını sürdürdüğünü, ancak büyük ölçüde Mısırlılaştıklarını
görürüz. Bu, özellikle dizaynlar için geçerlidir ve içinden çıkılacak
gibi olmayan bir teoloji de buna eşlik etmektedir. Bir sürü yeni sembollerin
türemesinin yanı sıra bunların çoğunun ezoterik ya da gizli anlamları
da vardır.
Bu karmaşa Yukarı ve Aşağı Mısır tek bir krallıkta birleştiği sırada
had safhaya varmıştı. Bu birleşme yalnızca halkların değil, iki ayrı
grup sembolün de birleşmesiyle sonuçlanmıştı. İki grup sembol, hiçbirisinden
bir ayıklama yapılmaksızın tek bir gruba dönüşüvermişti. 4000 veya
5000 yıl önceki Mısır'da bu sembol karmaşası öyle bir hal almıştı
ki, rahiplik teşkilatının yarısı bile birbirinden birkaç kilometre
uzaklıktaki mabetlerde ya da ülkenin diğer şehirlerinde kullanılan
sembolleri anlayamıyordu.
Mısır tarihinde dikkati çekmek istediğim bir sonraki dönem, Ptolemeler
hanedanı zamanıdır.
Çünki bu dönemden itibaren çok sayıda Grek filozofu Mısır'a gelmeye
ve Mısır'ın kutsal sırlarıyla yetişmeye başlamışlardı. Akabinde, M.Ö.
600'den başlayarak bu bilgiyi ülkelerine taşıdılar. Kutsal Semboller
Grekleşti ve yeni isimler almalarının yanı sıra bunlara ilave bir
teoloji de eklendi. Sonuç, genel anlamda, eğlendirici mitlerin ortaya
çıkmasıydı. Dolayısıyla birçoğumuzun aşinası olduğumuz Grek mitlerinin
Mısır ve Hindistan çıkışlı efsane ve öğretilerin tesiri altında kaldığını
söyleyebiliriz.
Belirtmek istediğim bir diğer nokta da, Mu'nun ortadan kalkmasıyla
birlikte onun bir anne gibi kol kanat gerdiği tüm dünya ülkelerindeki
din ve ilimler üzerinde kontrolünün de ortadan kalktığıdır. Zaman
içinde bu özgün din ve ilimler öylesine dejenere olmuşlardı ki, sonunda
İlk Büyük Uygarlığın öğretileri geçmişe karışmış ve bütünüyle unutulmuşlardı.
Hayal meyal de olsa bazı yansımalar bulabileceğimiz mitler ve artık
her yanı sararak dünya bahçesini nefes alınamayacak hale getiren çalı
çırpının arasından başlarını çıkarmaya gayret eden tek tük çiçekler
dışında.
Zamanımıza gelecek olursak, sözde eğitim görmüş bazı yazarların sembollere
bütünüyle hayal ürünü, kesinlikle hatalı ve hikayeden ibaret anlamlar
yüklediğini görmekteyim. Nereden böyle fikirlere kapıldıkları anlaşılır
gibi değildir. Fikirlerinin kadim yazılar olmadığı muhakkaktır. Sonuç
olarak bilim bir teoriler çağına sürüklenmiştir. Teoriler gerçeğe
hizmet etmek için üretilir. Çılgın teorileri kanıtlanmadığı sürece
gerçek dedikleri şey gerçek sayılamaz. Ancak görülmektedir ki teorileri
ne kadar akıl almaz ve garipse, o kadar çok bilimsel olduğu düşünülmektedir.
Hiç kimsenin hatta sahibinin dahi anlamadığı bir teori bilimsel kabul
görmektedir.
SEMBOLLER ve HÜR MASONLUK- Kadim sembollerin çoğu Hür Masonların törenlerinde
kullanılmaktadır. Orijinal anlamlarının yitirildiğini kendileri de
kabul etmekle beraber köken itibarıyla onların kutsal kavramlarla
bağlantılı olduğunu, uzak geçmişte dinsel törenlerde kullanıldığını
ve çıkış noktalarıyla, İnsanın İlk Dinine paralel dinsel ve manevi
anlamlar taşıdıklarını bilmektedirler.
Semboller ve sembolizm arkeolojinin temel konularından başlıcalarıdır.
Ben profesyonel bir arkeolog değilim, fakat antik dünyayı seviyorum
ve elli yılı aşkın bir süredir bu konuları incelemekte ve öğrenmekteyim.
Mu sulara gömüldüğü zaman, arkeoloji de onunla birlikte gitmişti.
ARKEOLOJİ- Arkeolojinin bir bilim olarak öğretilmesi çok eski bir
geçmişe dayanır. 15.000 yıldan daha önceki bir tarihte eskilerin
arkeoloji eğitimi için özel okullar vardı.
Anavatan Mu battığı ve İlk Büyük Uygarlık yeryüzünden silindiği
zaman, tüm diğer eski ilimlere olduğu gibi arkeolojinin üzerine
de karanlık çökmüştü. Geriye yalnızca ileride filizlenmiş yeni bir
uygarlığa can verecek bazı tohumlar kalmıştı.
Arkeoloji eğitiminin tekrar başlaması bugün hayatta olan kişilerin
hafızasında yer alacak kadar yenidir. Günümüzde kendilerini arkeolog
diye adlandıran kişilerin yaptığı şey genel olarak 1000 ila 5000
yıl önce yaşamış insanlardan kalan harabelerde kazı çalışması yürütmektir.
Bu, insanlık tarihinde dün denilebilecek kadar yakın bir zaman dilimidir.
Niçin eskilerin yaptığı gibi başlangıca, 15.000 yıl öncesine gitmezler?
Eskilerin arkeolojik çalışmaları, belli astronomik ipuçlarına dayanılarak
hesap edilen tarihler kabul ediliyorsa, 200.000 yıl önceki ilk başlangıca
doğru tüm insanlık tarihini içerir.
Arkeoloji düşünüldüğünden çok daha fazlasını kapsar. Eskilerin irdelediği
şekliyle bu, büyüleyici bir disiplindir. Bir anlamda bir din gibi
de kabul edilebilir, çünki her adımda öğrenci Yüce bir Kavram'ın
eserleriyle Yaratıcı'nın kudret ve bilgeliğinin sembolleriyle karşı
karşıya gelir. Görsel malzeme onu kontemplasyona (tefekküre) sevk
eder, kontemplasyonu onu En Yüceyle, var olan her şeyin büyük Mimarı
ve İnşa Edicisiyle temasa geçirir. Öğrenci ilerleme kaydettikçe
diğer bilim dallarının da -jeoloji, kimya, astronomi ve Kozmik Güçler-
uyguladığı disiplinle yakından ilişkili olduğunu anlamaya başlar.
Atalarımızın bize miras bıraktığı yazılı ve diğer birikimlerden
azami yarar sağlamak ve onları daha yüksek bilgiye giden birer yol
rehberi olarak kullanmak için tüm bu bilim dallarında da uzmanlaşmak
gerekmektedir.
TABİAT- Tabiat insana Hayatın Kökenini gösterir. İnsanın Büyük
Kaynakla ve Evreni kontrol eden Büyük Kozmik Güçlerle olan ilişkisini
gösterir.
Bunun yanı sıra bu Güçlerin de kökenini gösterir. İşte arkeoloji
Yaratılışın ihtişam ve yüceliğini açığa vuran uzun bir kelimenin
harflerinden biri gibidir, insanı Semavi Babaya daha çok yakınlaştırır.
Yine, doğal bir sonuç olarak, gerçek bilimin dinin ikiz kardeşi
olduğunu gösterir. Onlar ayrılmaz bir bütündür, çünki din olmadan
insan Kozmik Güçleri idrak edemez ve bu Güçler hakkında doğru dürüst
bir bilgi elde etmeden Büyük İlahi Yasaya nüfuz edemez.
Tevrat'ın ilk iki bölümü, insanoğluna bu Kozmik Güçlerin işleyişini
öğretmek amacını güdüyordu. Ancak Mu'nun Kutsal Metinleri'nin eşi
olan ve Musa tarafından, Sina'daki mabedin Baş Rahibi olduğu sırada
tefsir edilerek Anavatan'ın üslubu ve harfleriyle yazılan bu metinlerin
hatalı tercümesinden dolayı vazifelerini yerine getirememişlerdir.
Mısır'ın ezoterik mabet yazıları, Tufan'ın nedenini açıklamakta
ve bu fenomenin gerçeğini ortaya koymaktaydı. Ancak elimizde olduğu
haliyle Tevrat'ın bu bölümlerini her kim kaleme aldıysa, kadim yazı
formuna dair hiçbir bilgisi yoktu, tıpkı günümüz insanının semboller
ve sembolizmi anlamakta bütünüyle yetersiz olduğu gibi.
Neticede, Kitab-ı Mukaddes'in Eski Ahit bölümü niyet edilen görevini
tam olarak yerine getirememiştir. Musa'nın devrettiği Tevrat, günümüz
insanının kavramlarının üstünde bir ilim anlayışını içeren ve dünya
tarihinin gelmiş geçmiş en muazzam ve en engin eseri olan Kutsal
ve Vahye Dayalı Metinleri'nin ta kendisiydi. Ancak görünen odur
ki hiçbir şey ebediyen kaybolmamaktadır, çünki dünyanın farklı yerlerinde
keşfedilen ve biraraya getirildiklerinde Mu'nun Orijinal Vahyedilmiş
Kutsal Metinleri'nin önemli bir bölümünü meydana getiren bazı metinler
vardır. Bu metinlerde yer alan bilgiler şu konular hakkındadır:
Yaratılışın aşamaları; İnsanın ve kadının yaratılışı.
Tüm gök cisimlerinin evrendeki hareketleri; onların hareketlerini
kontrol eden Güçler ve bu Güçlerin Kaynağı.
Hayatın Kökeni, yeryüzünün gelişimi sırasında hayat tiplerinde oluşan
gerekli değişimlerin nedeni ile birlikte Hayatın ne olduğu.
Farklı jeolojik fenomenler ve bunlara neyin yol açtığı.
Ve nihayet Yeryüzünün son yapı taşı: İnsan.
İncil'de sık sık geçen ancak yanlış yorumlanan bir kelime vardır.
"Mucize" kelimesini kastediyorum. Mucize diye bir şey
yoktur. Bize mucize gibi görünmelerinin nedeni cehaletimizden dolayıdır.
Onlar insana yaratılışıyla birlikte verilen kendi Ruhsal Gücünün
işlerliği sayesinde meydana getirilen fenomenlerdir. Kutsal Metinler
bu Gücün insana "yeryüzüne hakim olabilmesine olanak sağlamak
için" verildiğini söylerler. Üstatlar Ruhsal Güçlerini kullanabilen
kişilerdi. Onların halk tarafından anlaşılamayan bazı olaylarına
mucize gözüyle bakılmıştı. Kadim "Üstat" ünvanının hedefi
de ruhsal güçlerini kullanabilen kişilerdi.
Zamanlarını yalnızca eskilerin bıraktığı nesnel izleri gün ışığına
çıkarmak için sarf edenlerin gerçek birer arkeolog olduklarını söylemek
mümkün değildir. Bunların bütün işi kazı yapmaktır. Arkeolog, bulduğu
taş ve kil parçalar üzerindeki yazıları okur ve kamuoyunu onların
anlattıklarından haberdar eder. Üzerinde yazılar bulunan bir taş
veya kil tablet, üzerindeki yazılar okunana kadar ilginç bir taş
parçası olmaktan öteye gidemez. Okunduğu zaman ise yazılı tarihin
sayfalarından birini oluşturur ve günümüz insanının düşünce ve öğretilerini
etkileyebilecek ve değiştirebilecek bir vasıta olma işlevini üstlenmiş
olur.
Arkeolojinin bütün değeri bu okuma işlevinde yatar ve geçmişimizi
bu sayede öğreniriz. Sanki bir ses hiç aralıksız "tabiata başvurun
ve onda saklı büyük gerçekleri ve dersleri öğrenin" diye seslenmektedir.
Tabiat, büyük bir okul gibidir. Orada kafanızı karıştıracak otoriteler
bulamazsınız. Orada tek ve yegane otorite tabiatın kendisidir.
Rüzgarın yıprattığı her yaşlı kayanın, her fosilin bir hikayesi
vardır; bir ağacın ve çalılıkların üzerindeki yapraklar da size
bir öykü fısıldarlar. Evren, mükemmel bir düzen ve şaşmaz bir zaman
ölçüsüyle hareket eden sayısız gök cismiyle bizleri gözleme davet
eder ve bütün bunların Kaynağını tanımak arzusunu ilham eder. İnsanın
bu dünya hayatı içerisinde kendisini sonsuz hayat akışındaki bir
sonraki basamağa hazırlamasına katkıda bulunacak bütün bu dersler
tabiatın müfredat programında yer alır.
DİNİN KÖKENİ- Din nedir? Max Müller şöyle söyler: "Din duyular
ve akıl yürütmekten bağımsız, daha doğrusu duyulara ve akıl yürütmeye
rağmen, insanın farklı isimler ve farklı kisveler altındaki Sonsuzu
idrak etmesine yarayan zihinsel bir yetenektir. Bu yetenek olmaksızın
hiçbir din, hatta putlara ve fetişlere tapma bile mümkün olamazdı
ve eğer dikkatle dinleyecek olursak tüm dinlerde Ruhun fısıldayışını,
kavranılamayanı kavrama mücadelesini, dile getirilemeyeni dile getirme
çabasını ve Sonsuza hasreti, Tanrı sevgisini duyabiliriz.
İnsanın düşünce ve duygu hayatından izler bulduğumuz her seferinde
onun bir dini olduğunu da bulguluyoruz.
Nerede karşımıza çıkarsa çıksın, din daima kutsal bir hedefe yöneliktir.
Ne kadar eksikleri olursa olsun, din daima insan ruhunu Tanrı'nın
huzuruna getirip koyar ve o dindeki Tanrı kavramı tamlıktan uzak
ve çocukça bile olsa mutlaka insan ruhunun o zaman dilimi içinde
erişebileceği ve kavrayabileceği en yüksek mükemmellik idealini
ifade eder."
Burada Max Müller'in kastettiği dönem, Mu'nun batışından sonraki
döneme karşılık gelen jeolojik Pleyistosen çağdır. Dolayısıyla söz
konusu bulgular, dağların oluşması ve tufanlar sırasında sağ kalabilenlerin
torunlarına aktardığı ve babadan oğula sözlü olarak gelen Anavatan'ın
Vahyedilmiş Kutsal Dininin izdüşümleridir.
Aşağıdaki pasajda okuyacağınız gibi, kendi düşünceleri de bu yöndedir:
"Sayacağım bu ilksel ırklar bölünmeden ve dilde, ibadette ve
ulus duygularında ayrılık meydana gelmeden önce ilkel bir Ari dini,
ilkel bir Semitik (Sami) din ve ilkel bir Turan dini vardı.
Hindistan, Yunanistan, İtalya ve Almanya'nın en eski mitolojilerinde
en yüksek tanrı aynı ismi taşıyor ve bu korunuyordu. Bu isim Sanskritçede
Dyaus, Grekçe'de Zeus, Latince'de Jovis ve Germen dilinde Tiu (Wotan?)
idi. Bu, gözümüzün önüne sanki dün şahit olmuşuz gibi çok canlı
bir sahne getirmektedir.
Tüm Ari ırkının ataları, olasılıkla Homer'den ya da Vedalardan binlerce
yıl önce, aynı isim altında, Işık ve Gökyüzü adı altında görünmeyen
bir varlığa tapıyorlardı. Şimdi omuzlarımızı silkip bunun doğaya
tapmak ve putperestlikten başka bir şey olmadığını söylemeyelim.
Hayır, belki çok sonraları seviye kaybedip o hale gelmiş olabilir,
ama bahsettiğimiz kişilerin niyeti bu değildi. Dyaus'la kastedilen
mavi gökyüzü değildi, gökyüzünün kişileştirilmesi de değildi; başka
bir şey kastediliyordu (Hindu dininin en eski kutsal kitapları olan)
Vedalarda toplu halde "Dyaus Pitar"a niyaz edilirken Greklerde
bu "Zue Pater" ve Latince'de de "Jupitar"dır;
demek ki kastedilen anlam bu üç dil birbirinden ayrı düşmeden önceki
anlamdı: "Gök Baba".
Şimdi bu dillerin henüz parçalanmadığı ve tek bir dil halinde oldukları
zamana dönelim. Mu'nun Vahyedilmiş Kutsal Metinleri'nde -70.000
yıl öncesinde- Tanrı sık sık "Göksel (semavi) Baba" ve
"Gökteki Baba" diye tasvir edilir. Bu isim, diğerlerinden
daha çok kullanılır. Zaten bu din Tanrı'nın Babalığını ve insanın
kardeşliğini esas alıyordu. Kadim yazılardaki belirginliğini göz
önüne alırsak, çağlara meydan okumasına şaşmamak gerekir. Öğretileri
İlk Dinin saf içeriğinden başka bir şey olmayan İsa, Rabbin Duasını
"Gökteki Babamız" diye başlatır.
Bu konuyla ilgili olarak Müller'in dışında bilim dünyasının otorite
kabul ettiği daha başka kişilerden de alıntılar sunmak istiyorum.
Hem Kant hem de Schiller'in iddiasına göre, "Bir mit çarpıtılmayı
veya başlangıçtaki kusursuzluğun düşüş kaydetmesini temsil etmediği
gibi duyusallığın mantığa karşı kazandığı bir zafer de değildir,
tam tersine, insanın rölatif bir hamlıktan özgürlüğe ve uygarlığa
doğru ilerlemesinin tezahürüdür."
Bunlar uyum içinde olabileceğim fikirler değil, çünki genel mantık
aksi yönde bir işleyişin vuku bulduğunu söylemektedir. Mitlerin
yüzde doksanında iz sürerek efsanelere ulaşabilirsiniz. Efsaneler
sözlü olarak kişiden kişiye geçirilen tarihtir. Tarih ise gerçeklerin
saptanmasıdır, o halde mitler "ilerlemenin tezahürü" değil,
gerilemenin tezahürüdür; çünki onlar uygarlığın bir parçası olan
tarihin unutulmaya yüz tuttuğunun göstergesidir. Dolayısıyla bu,
gerilemiş bir uygarlıktır.
Taylor, "Anthropology" adlı çalışmasında şöyle söyler;
"Bir bakıma her din doğru dindir. Biz bugün bütün bu bilgimizle
onların zihnini kurcalayan büyük sorunun yarısını bile yanıtlayamıyoruz.
Hayatın ne olduğu bazen yanı başımızdadır, ama her zaman değil."
Taylor'un Kuzey Amerika Kızılderilileri'nden, yarı-uygar Polinezyalılardan,
Maurilerden, Güney Afrikanın vahşilerinden ve hepsinin üstünde İsa'nın
Öğretilerinden danışmanlık alması çok yararlı olabilirdi. Vahşiler
ve yarı vahşiler konu üzerinde büyük bir bilgi sahibi oldukları
iddiasında değildirler. Buna karşın onların Mitler Kraliçesi, Bilim
tarafından engellenmemiş büyük bir bilgeliğe sahip olduklarını bulguladım.
De Brosses ise "Tüm uluslar fetişlerle başlamak zorunda kaldılar,
arkadan çoktanrıcılık geldi ve sonra da tektanrıcılık." demektedir.
De Brosses acaba Maymunsu kökenimiz hakkındaki teorilerle mi oyalanıyor?
Bunlarla karşılaşıp da alt üst olmayanı pek yoktur da. Biz şimdilik
bunları geçelim ve Max Müller, Dr. Happell ve Prof. Pfliderer gibi
bilim adamlarının bu tip varsayımların doğrudan karşısında yer aldıklarını
belirtmekle yetinelim.
Bundan sonraki bölümde, dinin başlangıcını ele alırken insanın tektanrıcılıkla
başladığını ve çoktanrıcılığın ve putperestliğin Mu ortadan kalktıktan
sonra devreye girdiğini göstereceğim. Aynı derecede iddialı bir
başka beyanla bitirmek istiyorum:
"Mısır, Babil, Meksika ve Peru uygarlıklarının çok uzak bir
döneminde, Güneş Tanrısı tüm tanrıların önde geleni ve en büyüğü
olarak üstünlüğü ele geçirmişti."
Böyle bir iddia tüm kadim metinleri karşısına almaktadır. Eskiler
Güneş'i tanrı olarak değil, yalnızca Tanrılığın bir sembolü olarak
görmüşlerdi. Bu nedenle de ona tapmıyorlardı. Ta başlangıçtan itibaren
güneş, Tanrı'nın monoteistik sembolüydü.
Tanrı'nın monoteistik ya
da kolektif sembolü olması nedeniyle de tüm kutsal sembollerin en
kutsalı olarak kabul görmüştü.
Tanrı'nın monoteistik sembolü güneş, insanoğlu Mısır'a, Babil'e,
Meksika'ya veya Peru'ya yerleşmeden on binlerce yıl önce mevcuttu.
O halde, bu uygarlıklar sırasında üstünlüğü ele geçirmesi diye bir
şey nasıl mümkün olabilirdi? |