|
Perilerin Gerçek Dünyası’nın bu yeni basımında
okuyucuya Dora Kunz’un perilerle ilgili vizyonlarını sunmaktan
mutluyum. Yazarın açık kalpli deneyimleri birçoklarının kendi
çocukluklarından tanıyacağı, her ağacında oranın yerlisi bir ruhun
barındığı ve belirli gizli köşelerinin doğal dünyadan arkadaşlarımız
ve komşularımızla -her ne hikmetse yetişkinlerin çoğu için görünmez
olan varlıklarla- neşeli bir birliktelik olasılığını taşıdığı bir
harikalar diyarını ifşa etmektedir.
Bu önsözle benim katkım eserin peri diyarlarına
ilişkin güncel anlayış vitrinine sokulmasına yardımcı olmaktır. Dora
Kunz’un yaşam süreci dahilinde yani, yirminci yüzyılın büyük kısmını
kapsayan bir sürede periler halkın bilincinde ilginç bir anlam
değişimi geçirmişlerdir.
1907-1910’da, Stanford Üniversitesinden W. Y.
Evans-Wentz’in çarpıcı çalışması Kelt Ülkelerinde Peri İnancı /The
Fairy Faith in Celtic Countries için Britanya, İskoçya, İrlanda,
Galler ve Bretanya’da yaptığı yolculuklarda perilere inancın ve
perilerle karşılaşmanın hala yaşayan bir gelenek olduğunu öğrendi.
Perilerle ilgili bu gelenek halen Kelt topraklarında insanların
günlük deneyimlerinin bir parçasını oluşturur. Onlar Orta Çağ’dan
daha eskilere, Kelt geçmişlerine uzanan köklü bir peri geleneğinin
günümüzdeki temsilcileridir. Bu geleneğin ilk ağızdan birebir
aktarımlarını veren belgeler sayıca az fakat tutarlıdır. Önce
perileri görmenin kişilerin ruhsal eğilimleriyle fazla bir ilgisi
olmadığını ortaya koymaları bakımından, ruhban sınıfın biri Katolik
biri Protestan iki üyesinin içinde yer aldığı böyle iki örneğe göz
atalım.
On üçüncü yüzyıl tarihçisi Gerald of Wales’in
kayda geçirdiği bir ileti, perili tepelere giden Elidyr isminde
Galli bir oğlanı anlatır. Elidyr perilerin yeraltındaki ülkelerini
bulmuştu ve burası büyük bir güzelliğe sahip güneşsiz bir ülkeydi.
Ona göre periler sözlerinin eriydi ve geçici ihtirasları ve yalanı
müthiş kınıyorlardı. Elidyr bir parça Yunanca’ya benzeyen peri
dilini öğrenmişti. Yetişkin yaşa geldiğinde altın bulma sevdasına
kapılmış ve bu onu yeniden bu ülkeye dönmeye itmiş, fakat ölümlü
açgözlülüğüne bağlı olarak giriş yolunu bulamamış, hiçbir zaman da
oraya bir daha geri dönememişti. Elidyr bunları gözyaşları içinde
anlatır.
On yedinci yüzyıl yazarlarından Rahip Robert
Kirk’in perilerle ilgili araştırmaları, perilerin adetleri ve
törelerine dair yarı-antropolojik çalışmaların ilki olarak yerini
korumaktadır. Üstelik, bizzat Kirk’in de Aberfoyle’deki mezarında
olmayıp bugüne kadar periler diyarında yaşadığına inanılmaktadır.
Kirk perilerle karşılaşan ve onların yaşamlarını bilen kişilerle
söyleşiler yapmıştı. Kayda geçirdiği çeşitli noktalar; ölümlülerin
uzak durma eğiliminde olduğu yeraltı barınaklarında yaşadıkları,
hazinelerine bekçilik ettikleri, insanlara yararlı dostlar
olabildikleri tüm Kelt geleneğinde görülür.
Periler kuşkusuz dünyanın pek çok geleneğinde
farklı isimler altında başgösterirler ve söz konusu ülkenin
modernlik derecesine bağlı olarak güçlü bir hayret ve hayranlık,
tedirginlik veya inançsızlık kaynağı olmayı sürdürürler. Fakat bu
yüzyılda bir şey radikal olarak değişmiştir. Sözünü ettiğimiz süreç
Grimm kardeşler gibi folkloristlerin ve öykü koleksiyoncularının on
dokuzuncu yüzyıl başlarında öyküleri araştırmasıyla başlamıştı.
Köylü halk -ki büyük kısmı yetişkin yaştaydı- perileri savunma
amaçlı savaşçılar, gönül çelen aşıklar, hazine ve bilgelik
muhafızları olarak gören öykü ve şarkılar nakletmişlerdi. Oysa öykü
koleksiyoncuları, daha geniş bir okuyucu kitlesini göz önüne alarak,
bazı şeyleri değiştirmeye başladılar. Perilere ait malumatın daha
şiddetli unsurları öykülerden temizlendi, ta ki peri masalı terimi
“çocuklara uygun hafif bir halk hikayesi” anlamını kazanana dek.
Gözle görülmeyen herhangi bir şeyin yok
sayıldığı Akılcılık Çağı’nın ardından on dokuzuncu yüzyılda doğaüstü
olana ve ezoterizme ilgi arttı. Bu alanla yakından ilgilenen
araştırmacıların kendi toplumlarında yaşayan peri gelenekleri ve
majik geleneklerle bağları kopuktu ve etraflarını kuşatan hazineyi
ihmal ederek esin için gözlerini gizemli Doğu’ya çevirmişlerdi.
Peri geleneklerinde önde gelen otoritelerden R.
J. Stewart dünyada halen yaşatılan perilere dair halk gelenekleri
ile çağdaş kültürün kapsamındaki perilere bakış açısı arasında dünya
kadar fark olduğunu belirtir. Çiçeklerin üzerinde uçuşan küçük
kanatlı varlıklar olarak resmedilen peri tasvirini atalarımızın
benimsediği görüşlerden ziyade Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın yirminci
yüzyıl prodüksiyonlarıyla popülerleşen devalar ya da doğa ruhları,
fikrine borçluyuzdur.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda psişik
fenomenlere ilgi daha bilimsel ve açıklayıcı bir dönemece girdi.
Yeni teknoloji ektoplazmik temasların, hayalet ve hortlakların
tespitine yol açtı. Kameralar yalan söyleyemezdi -yoksa söyler
miydi? 1917’de iki küçük kızın çektiği Cottingley peri fotoğrafları
Teozofik çevrelerde epey heyecan yarattı. Bu, Sir Arthur Conan
Doyle’un bilmeden karıştığı bir hileydi. 1983’te, fotoğrafı çeken
iki küçük kızdan birisi olan ve artık seksenli yaşlarında bulunan
Elsie Wright, kanıtları kartondan keserek kendilerinin yaptıklarını
itiraf etti. Cottingley peri vakası yakın zamanda çekilen ve peri
fenomeninin doğasını farklı biçimlerde ele alan iki filme,
Photographing Fairies / Perileri Fotoğraflama (1997) ve Fairy Tale /
Peri Masalı’na ilham kaynağı olmuştur.
Paganizmin yeniden canlanmasıyla bağlantılı
olarak, günümüzde peri geleneklerine giderek büyüyen bir ilgi
vardır. Bu hareket bazen saçma sapanlık ve fantastiklik gibi
sapmalar göstermekle beraber tarihi bir kökenden yoksun değildir. On
altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Britanya’nın kırsal kesiminde cadı
olmakla suçlanan ve mahkum edilen kişiler Şeytan’la değil Peri
Kraliçesiyle görüştüklerinden söz etmişlerdir. Charles de Lint gibi
modern fantazi yazarlarının romanları da perileri dost, mücadeleci
ve sevgili olarak kabul eden geleneksel peri yaklaşımlarını
desteklemekte ve geliştirmektedir.
Bir zamanlar güçlü bir kabul gören geleneksel
peri inançlarının bazıları son yirmi yılda farklı bir yöne
çekilmiştir. Eskiden perilerin işi olarak görülen mısır
tarlalarındaki dairesel şekiller ve insanların peri ülkelerine
kaçırılma olayları, popüler inancın gezegensel boyuttan gezegenler
arasına kayması sonucunda, şimdilerde dünya dışı varlıkların
marifeti sayılmaktadır. Taşralı halkın yüzyıllar boyunca süt ve
benzeri armağanlar bıraktıkları dünyalı komşularımız perileri
hakettikleri gibi dikkate almak yerine postmodern kültürümüz, dünya
dışı açıklamalar arayışıyla, dünyadan iyice kopma noktasına
gelmiştir.
Perileri saygıyla hitap edilmesi ve
davranılması gereken ruhlar olarak kabul eden geleneksel bakış
günümüzde yerini kötü adam rolüne uygun görülen dünya dışı
oyunculara devrederken, perilere de meleklere yakın, bütünüyle iyi
ve insanlara yardımcı varlıklar gözüyle bakılmaktadır. Ruhlarla
ilgili görüşlerimizde dikkatli olmak zorundayız. Melekleri gerçekten
de farkında olmaksızın konuk edebileceğimiz olasılığına açık olmamız
gerekiyorsa da, diğer yandan aşırı derecede naif olmaktan ve
karşımıza çıkan her ruhu kabul etmekten kaçınmalıyız. Ruhsal
varlıklar, tıpkı insanlar gibi, türlü şekil ve boydadır. Bazıları
bize karşı iyi niyet içindedirler; bazıları bize kayıtsızdır; diğer
bazıları ise iyi davranış sınırlarını çiğnediğimiz anda güçlü bir
tepki verirler.
Perilere bakışımız radikal biçimde değişmiştir,
fakat merak ediyorum, acaba perilerin kendileri hiç değişmiş midir?
Dora Kunz yirminci yüzyılda perilerle
karşılaşma konusunun önemli bir yorumcusu olarak ayrı bir yere
sahiptir. Söz konusu dünyadan neşeli ve hayat dolu bir yer tarzında
bilgisi olan bir durugörür olarak, şekillendirici, ancak bozulmamış
algının görüşüyle perileri doğanın elemental formları olarak
deneyimler.
Dora Kunz’un perilerle karşılaşma
deneyimlerindeki insanca aktarımlarının, deneyimi yaşayan bireye
göre ne kadar değişebildiğinin farkındayım. Karşılaştırmalı bir yol
izlemek gerekirse, elimde karşılaştırabileceğim kendi yaşadığım bir
örneğim var. Çocukken en büyük dileğim bir peri görmekti. Yatağımda
yatarken büyük bir içtenlikle bunun için dua ederdim. Büyükler bana
perilerin “bahçenin dibinde” olduğunu söylerdi ve hevesle gider ve
ısırganların ve devedikenlerinin arasında dikilip peri arardım.
Fakat tuttuğum bu nöbetler hayal kırıklığıyla sonuçlanmaya mahkumdu,
çünkü periler kendilerini takıntılı seyircilere göstermezler ve o
zamanlar ben de onlardan birisiydim.
Aslında, benim anlayamadığım şey, birçok
periyle çoktan karşılaştığım ve dost olduğumdu. Ancak, literatür
benim kafamı karıştırmıştı. Çocukluğumun kitaplarında peri resimleri
bulunurdu: küçük, kelebekler gibi ince kanatları olan, minik
boyutlarda insansı varlıklar. Bu kitaplarda periler meşe
palamutlarının içinde oturur ve mantar masalarda yemek yerlerdi. Her
zaman köylü çocukları gibi mutlu, kırmızı yanaklı ve iyi huylu
olarak tasvir edilirlerdi. Benim görmeyi beklediğim şey de buydu.
Meğer perilerle deneyimim bir süredir devam
etmekteymiş, fakat ben onları öyle bilmiyordum. Onları teşhis etmeyi
öğrenmem boşa giden birçok yılımı aldı. Küçükken en sevdiğim oyun
annemin benim için ördüğü rengarenk, yün bir battaniyenin altına
girip yerde yatmaktı. Arkadaşlarımın, Şekilciler’in ortaya çıkması
için başımı ve bedenimi bütünüyle örtecek şekilde battaniyeye iyice
sarınırdım.
Şekilciler battaniyenin yarı karanlığında
geliyorlardı. Tıpkı bir kaleidoskopta görebileceğinize benzer
şekilleri ve renkleri vardı. Türlü çeşit modellerle döner ve
akarlardı. Bunun yanısıra koku, tat, hareket ve müzik olarak da
gelirlerdi. Onları tüm kalbimle seviyordum, çünkü hareketleri,
çizdikleri şekiller ve sesleri vasıtasıyla beni eğitir ve
konuşurlardı. “Konuşurlardı” derken ne dille konuşurlardı ne de
onları kulaklarımla duyardım. Şekillerle iletişim kurar, bilginin
asal formlarını öğreten kompleks danslarda ezeli modelleri
sıralarlardı.
Bu deneyimimi yetişkin gözüyle hatırlayınca,
Şekilciler’in en çok mikroskop altındaki atom çekirdeğinin karmaşık
çizgilerine benzetilebileceğini düşünüyorum. Yine de geometrik ve
soyut görünümlerine rağmen, Şekilciler boş yere arayıp durduğum
perilerdi.
Onları resimli kitaplarımdaki perilerle
ilişkilendirmeyi başaramamamda şaşılacak bir şey yoktu. Bırakın
kanatlı çocuklara benzer bir yanlarının olmadığını, Şekilciler bana
müzik ve sesle ilgili, yaratılış ve neden ve sonuç ilişkisi
hakkında, benzetme ve semboller hakkında sarsıcı derin bilgiler
öğretmişlerdi. Bu deneyim sözlü konuşmadan daha derin, zaman ve
uzayı aşan bir dil eğitimi almak gibiydi.
Şekilcilerin doğada, her hafta tek başına keşif
gezilerine çıktığım ormanlarda bulunabildiğini öğrendim ve
yanlarında, onların gözetiminde daima emniyette oldum. Kireçtaşı
kayalıklarda, yağmur birikintilerinde, oyun arkadaşlarım olan devrik
ağaçlarda, tahıl tarlalarında ve doğanın gizli, saklı köşelerinde
olduklarını biliyordum. Şekilciler’in çocukluğumda bana
gösterdikleri yolları bugün takdir edebiliyorum. Kişileri neyin
iyileştireceğini anlamak ve yararlı ruhları için işimde şifa verici
bir etken olarak frekans, ses ve müziği kullandıkça öğretilerindeki
modelleri, frekansları ve müziği idrak ettim.
Perilerin ruhsal armağanlarına yalnızca dua
ederek ve çok nazik bir dille yanıt isteyerek ulaşılabilir. Peri
dostlarım beni sık sık beden ve ruhun örselenmelerini iyileştirmeye
yardımcı olan ot, bitki ve ağaçların ruhlarıyla temasa geçirirler.
Perilerle iyi komşuluk ilişkilerimi sürdürmek için her gün bir
teşekkür şarkısı eşliğinde onlara yiyecek sunmayı adet edinmişimdir.
Belki benim gibi, her zaman bir periyle
karşılaşmayı istemiş olan birçok kişi vardır. Öğrencilerimin çoğu
kendi peri dostlarını bulmaya yoğun bir ilgi göstermektedirler.
Periler her zaman farkedilmeyi sevmezler; tıpkı insanlar gibi kendi
mekanlarına ve sessizliğe ihtiyaç duyarlar. Çoğu zaman bize yardım
etmekten memnun olmakla beraber, aynı zamanda gizliliği ve yalnız
kalmayı severler. Kendilerini bize tanıtmalarının öncesinde
genellikle bizim kendimizde değişiklik yapmamız gerekir.
Perilerden dostlar edinmek için içten
duygulara, ben merkezci olmamaya, terbiyeli olmaya, başkalarına
saygılı olmaya ve keskin bir algıya ihtiyaç vardır. Dostluklar
karşılıklı çekim, ruh benzerliği ve karşılıklı ilişkiye istekli olma
sayesinde meydana gelir. Bir tüketme anlayışıyla, perilerin onlar
için neler yapabileceğini bulma amacıyla yola çıkanlar maalesef
hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Dora Kunz niçin daha çok sayıda insanın
perileri görmediği sorusuna da değinmiştir. Görünen odur ki
yetişkinlerin büyük çoğunluğu gerçekliğin fiziksel tarafına öyle
dalmışlardır ki onun görünmeyen -ama eşit derecede gerçek-
tarafında, etraflarında olup bitenleri fark edememektedirler. Modern
kültür görünmeyen gerçekliğe prim vermediği için neden ve sonuca da
fazla bir saygısı yoktur.
Ben kendimi bir fenomen “görücüsü” değil, daha
çok duyma ve dokunma duyularını birleştirerek çeşitli titreşimleri
algılayan bir kişi olarak görürüm. Bununla beraber birkaç yıl önce
kısa bir “ikinci görüş” ya da Gal dilindeki ruhsal görücülük
terimiyle bir an dha Shealladh deneyimi yaşadım. Yurt dışından çok
yorucu bir geziden eve döndüğüm ve açlıktan öldüğüm bir sırada
kelimenin tam anlamıyla fiziksel gözlerimle perileri görmeye
başladım. Ağaçlarda, bitkilerde ve derelerde yaşayan peri halkı her
yönden önüme çıkıyorlardı. Şekilcilerle hiçbir benzerlikleri yoktu.
Güçlü kuvvetli, uzun boyluydular, çoğu pembe yanaklı ve neşeli
değildi ve kesinlikle hiçbirisinin küçük kanatları yoktu. Çok
rahatsız edici bir deneyimdi. Estonya’da ulusal ormanın ıssız bir
bölgesinde gayet yoğun biçimde perilerin varlığından haberdar
olmuştum. Evimde, Oxford’da ise hep istediğim gibi en sonunda
perileri fiilen görmeye başlamıştım.
Cesaretimi toplayarak onlara sordum, “Nasıl
oluyor da sizi bu şekilde görebiliyorum?” “Katı taş [beton yollar]
ve sert ışıktan [sokaklardaki elektrik lambalarından] dolayı bizi
normal yoldan görmüyorsun. Fakat biz hala ıssız yerlerde
oturuyoruz.” diye yanıtladılar. Onlarla konuşurken bunun uzun süre
kalınmaması gereken tehlikeli bir bilinç durumu olduğunu fark ettim.
Çok kolaylıkla peri diyarına kayabilirdim. Bilincimi normal haline
döndürdüm ve ardarda üç kere yemek yedim, sonra da uyudum. Uyandığım
zaman zaten ikinci görüşüm gitmişti ve rahatlayarak kalktım.
Perilerle ilgili birçok geleneksel ve atalardan
kalma öğretide dikkat tavsiye edilir: İncinme ihtimali olan kişiler
perilerin ardına düşmemeli ya da onların mekanlarına girmemelidir.
Bebeklerin, çocukların, aşk acısı çekenlerin ve başıboş dolaşan
evcil hayvanların nasıl bir daha dönmemek üzere Peri diyarlarına
sürüklendiğini anlayabiliyorum. Öteki dünyanın diyarları gerçekten
güzeldir, fakat perilerin tarzları insanlarınkiyle aynı değildir ve
ikisini karıştırmamalıyız.
İrlanda’da peri topluluklarının geleneksel
uğrak yerlerini tahrip etmek hala büyük bir saygısızlıktır ve kırsal
kesimdeki pek çok kişi böyle yerlerden uzak durmaya çok özen
gösterir. Perili bir alıç ağacını bırakın kesmeyi, bir dal koparmak
bile korkunç bir şey olarak kabul edilir.
Bunu bana, yakın zamanda geçen bir vaka şok
edici bir şekilde öğretmiştir. Danışmanım Micheal birkaç yıl önce
ölen kızkardeşiyle ilintili olarak kendisine ruhsal şifa talep
etmişti. Ruh dostlarıma doğru ruhsal bir yolculuğa başladığım sırada
aniden çok öfkeli bir peri adam yolumu kesti. Bana Micheal’ın
ailesinin kendi ailesine zarar verdiğini, Micheal’ın bunu onarmak
için bir alıç ağacı dikmeye hazır olmadıkça o noktadan öteye
geçemeyeceğimi ve onun için yardım alamayacağımı söyledi. Bir yandan
da kendi dostlarım Micheal’ın iyiliği adına bu anlaşmayı kabul etmem
için beni sıkıştırıyorlardı.
Micheal’a peri adamın kızgınlığını ve onun bir
alıç ağacı dikilmesi talebini aktardığımda yüzü bembeyaz oldu.
Sözümü keserek büyükbabasının sorumsuzca kadim bir alıç ağacını
kestiğini söyledi. Ve o günden sonra ailesinin her dalından bir
çocuğun öldüğünü anlattı. Micheal toprağına yalnızca bir alıç ağacı
dikmekle kalmayıp, ağaca kimsenin dokunmamasını, hatta budanmamasını
garantileyeceğine söz verdi! Sözünü tutacağından kuşku duymuyorum.
Bu tür hikayeler, neden ve sonuç arasındaki
ilişkiyi ortaya koyar. Hiç kimse kendi iradesiyle hareket edip sonra
da bunun sonuçlarıyla karşılaşmamayı bekleyemez. Perilerle ilgili
toplumsal bilincimiz değiştiği için, görünmeyen gerçekliğe dikkat
etmediğimiz için ve yeryüzünün kendisine çok az saygımız olduğu
için, kendimizi davranışlarımızı önemsemeye alıştırmamız bir
zorunluluktur. Dora Kunz’un işaret ettiği gibi, çevre kirliliği
dünyayı daha soğuk, daha haşin, daha cansız bir yer yapmıştır.
Ayrıca yine onun ifade ettiği gibi,
elementlerle yakından çalışanların gerçeklikler arasındaki hassas
ilişkiye karşı diğer insanlardan daha keskin bir saygıları vardır.
Denizcileri ve madencileri doğanın ruhlarına karşı doğal bir saygı
besleyen kişiler olarak belirtmektedir. Ofislere tıkılmış, on
dördüncü katta topraktan sürgüne yollanmış gibi yaşayan
birçoklarımız mevsimlerin değişimini, doğanın döngülerine
aidiyetimizi duyumsayamamaktadır. Bu temassızlık bizden
hayatiyetimizi, besinimizi ve ruhsal sağlığımızı çalmaktadır.
Sayısız küçük rahatsızlıklar ve hoşnutsuzluklar doğayla temel
temasımızı ihmal edişimizin belirtileridir. Yine de pek çokları
artık çareyi doğanın iyileştirici kuvvetinde aramaktadır.
Günümüzde, sağlık ve çevrenin yükselen
değeriyle birlikte, giderek daha çok kişi bitkisel ilaçlara ve bitki
özlerine dönmeye başlamıştır. Sağlık arayışlarında çiçeklerin ve
ağaçların ruhlarıyla temas edenler şifalı bitkilerin salgıladığı
ahenkli çözümü keşfetmişlerdir. Bu tür ilaçlarla dünyanın
iyileşmesinin anahtarını birkaç manada elimizde tutarken, ilaçları
aldığımız zaman kendimizi Peri ruhuyla aynı çizgiye getiririz.
Yeryüzü ve kaynaklarının bizim malımız
olmadığı, türümüzün yetişme ortamı olduğu anlayışını giderek daha
çok kişi benimsemektedir. Bu ortamı çağlar boyu peri komşularımızla
sorumluluk hissetmeden paylaştık, fakat biz yeryüzünün sevinçlerini
düşüncesiz davranışlarımızla baltalarken, gezegenimizi muhafaza
edenlerin doğanın perileri ve ruhları olduğunu idrak etmekte geç
kaldık. Topraktaki kökenlerimizden uzaklara doğru serpildikçe kutsal
hayat ağını daha az önemser olduk, bedenlerimize sentetik gıda ve
ilaçları aldıkça peri komşularımızdan uzak düştük.
Dora Kunz’un dikkat çektiği gibi, çocuklar
perilerin eğlenceli ve işbirliğine dönük yönlerini hissederler.
Acemi yetişkinler ise çoğu zaman otantik benliklerinden “aksi-yöne”
sapmışlardır ve dolayısıyla karşılaşmaları çok mutlu değildir.
Türümüz yeryüzüne ve onun gizli sakinlerine öyle saygısızlık
göstermiştir ki yazarın deneyimlediği kadar kolay karşılaşmalar
ummamalıyız.
Peri dünyasıyla kurabileceğimiz dostluk ve
işbirlikleri hepimizin yeryüzünün çocukları olduğumuza ve tüm canlı
varlıkların saygıyı hak ettiğine dair bir farkındalıkla başlar.
Dünya politikalarındaki deneyimlerimizden gördüğümüz gibi,
çatışmanın olduğu herhangi bir yerde uzlaştırıcılar da vardır. Bizim
vazifemiz şudur: Kendi türümüzün iyi niyet elçileri olmak ve başka
varlıklara zarar vermek yerine değişimi kendi içimizde yapmaya
gönüllü olmak. İnsanlar bunu ne kadar çok idrak ederse, barış içinde
ortaklaşa yerleşim şansı da o kadar artacaktır.
Yeryüzünün neresine gidersek gidelim, o
toprakların perilerini ve ruhlarını tanımalıyız. Bir ev inşa etmek
veya bahçeye dikim yapmak için yeri hazırlamaya başladığımız
zamanlarda bu özellikle önemlidir. O yerde sessizce oturabilir ve
dikkatle perileri dinleyebiliriz. O yerin niteliğine uyumlanın.
Kendinizle ilgili kaygıları bir tarafa bırakın. Araziyle, otla,
ağaçlarla, kuşlarla bir olun. Sanki bir parçasıymış gibi o araziyi
hissedin. Sizin gerçekte evrenin bir çocuğu olduğunuzu hatırlayın,
tıpkı hayvanların, çiçeklerin, tepelerin ve kayaların oldukları
gibi.
Belki, uzun süre doğru biçimde dinleyerek
oturursanız, o yerin perilerinden haberdar olabilirsiniz. O zaman
peri halkının doğanın yabani ve derin yerlerinin özel muhafızları
olduğunu öğrenme ayrıcalığına sahip olursunuz.
İnsanlarda, perilerin hiç de hoşlanmadığı bir
kibir vardır. Yalnızca kibrimizi, bizim yaratılışın zirvesi
olduğumuz fikrini bir tarafa attığımız zaman perileri görebilir ve
onlarla çalışabiliriz. Bu kitap okumakla veya bir hafta sonu kursuna
devam etmekle elde edilmez. Bu yıllar alan uzun, organik bir
öğrenimdir. Fakat eğer sabırlı ve nazik olursak, doğanın yabani
köşelerinde, rüyalarımızın gizli yollarında, ülkemizin kadim ve
atalardan gelen geleneklerinin derin bilgeliğinde, Dora Kunz’un
gösterdiği gibi bizler de kendi peri dostlarımızla karşılaşırız.
Bu dua, peri halkıyla temasa geçmenin yolunu
arayanlar içindir:
Dünyalar arasındaki perdelerin ortasında
kadim yerleri bekleyen peri halkını hatırlıyorum. Birlikte
yeryüzünde tasasızca ve nezaketle yürüyelim, hiçbir varlık
ilerlemelerini önlemesin ya da yollarını kesmesin ki yeryüzünün
gizli ailesi huzur içinde olsun.
Bizlerle periler arasındaki kopukluğun azalması
ve gerçek bir işbirliğinin gelişmesi Dora Kunz’un en büyük
arzusudur.
Caitlin Matthews aralarında Singing the Soul
Back Home: Shamanism in Daily Life / Eve Dönüşte Ruhun Şarkısı:
Günlük Hayatta Şamanizm, The Celtic Tradition / Kelt Geleneği ve The
Celtic Spirit: Daily Meditations for the Turning Year / Kelt Ruhu ve
Yıl Döngüsü Boyunca Günlük Meditasyonlar’ın da bulunduğu otuz bir
kitabın yazarıdır. Caitlin Oxford’da şifa, ruhun yeniden
bütünleşmesi ve meslek seçimi için rehberlik arayışındaki pek çok
danışana yardımcı olmuş şamanik bir icracıdır. Eşi, yazar John
Matthews’le birlikte dünyanın her yerinde düzenlenen şamanizm ve
Kelt gelenekleri kurslarında öğretmenlik yapmaktadır.
|