|
Barış Gönüllülerinden şefim Ray,
cipi Ekvator'un yüksek And Dağları'ndaki keskin virajlarda
sürebilmek için direksiyonu güreş edercesine çevirirken,
"Kurutulmuş kafalardan göreceğe benzemiyoruz," dedi. Ray
Atlantadandı ve "kurutulmuş kafalar" sözcüklerini değişik bir
anlam yüklercesine ağır ağır söylüyordu. Sabahın erken
saatleriydi. Güneş henüz yükselmemişti, fakat etrafı çevreleyen
dağların cüsseli silüeti yükseliyordu ve yıldızlarla bezenmiş
gökyüzü akıl almaz bir manzara oluşturuyordu. "Zannederim birkaç
Shuara savaşçısı ile karşılaşacaksın, fakat bugünlerde korkunç
zafer hatıralarını daha çok kendilerine saklıyorlar," dedi.
İş idaresi eğitimi görmüş olduğumdan,
Kaliforniya kampında Kredi ve Tasarruf Kooperatifi konusunda
uzmanlık eğitimi almıştım. Sekiz hafta sonra doğrudan Bölge Barış
Gönüllüleri Birliğinin olduğu bir dağ şehri olan Cuenca'ya
gönderildim. Ray, Amazon'un iç kısımlarına gidebilmem için otobüs
bulabileceğim bir yerel pazar merkezine beni arabasıyla götürmeyi
önermişti. Yolun sonunda, tayin edildiğim kasaba olan El Milagro'ya
atla gidecektim. Tüm bunlar çok heyecanlı ve romantik görünüyordu,
fakat içimde bir huzursuzluk duymaya başlamıştım.
Ray, "Gideceğin yer, 150 yıl önce Dodge
City gibi bir ön sınır karakoluydu. Shuara köyleri hariç gerisindeki
tek yerleşim yeri San Miguel'dir," dedi.
San Miguel, yüksek dağlarda yaşayan
köylüleri ormanın iç kısımlarına yerleştirmeyi amaçlayan, hükümetin
kolonileşme çalışmalarının yapıldığı bir bölgeydi. Bölgeyi temizleme
ve tarıma elverişli hale getirmede başarılı olmaları halinde bu
yerler köylülerin olacaktı. El Milagro, tohum, tarım aletleri ve
diğer ihtiyaçlar için bir istasyon olalı beri stratejik bir
konumdaydı. Bu ekipmanların çoğu Gelişme Birliği programı kanalı ile
ABD Uluslararası Gelişme Bürosu (USIAD) tarafından karşılanmaktaydı.
Benim gibi, bir eğitime tabi tutulan Barış Birliği Gönüllüleri bu
kolonicilere ormanı kadastrolamayı ve orada tarımı, ekip biçmeyi
öğreteceklerdi.
Beyaz bir tahta haç farların önünde
parladı; bu işaret, sürücünün konsantrasyonunu veya araç
hakimiyetini kaybederek 30-35 metre aşağıdaki buzlu nehre gömüldüğü
noktalardan biriydi. Büyüdüğüm dünyanın kurallarının olmadığı ve her
şeyin mümkün olduğu bir masal ülkesinde yolculuk ettiğim duygusuna
kapılmıştım. Ray aramızdaki ürpertici sessizliği bozana değin tek
ses cipin motoru idi.
Gözlerini bir an bile yoldan
ayırmayarak "Teofila Mata iyi insandır," dedi. "El Milagro'da sadece
öğretmenliği değil, aynı zamanda kasaba liderliği, belediye
başkanlığı ve belediye meclisinin tüm görevlerini üstlenmiş
durumdadır." Ray imalı imalı kıkırdadı; "Kredi ve Tasarruf
Kooperatifinin önemini bilir. İleri görüşlü biridir! Barış
Gönüllülerinden Kooperatif uzmanı yollamalarını istediğinde ne
yaptığını biliyordu. Sadece Teofilo ile çalış, her şey yolunda
gidecektir. Büyük olasılıkla seni birkaç Shuara savaşçısı ile de
tanıştırır". Ray öne doğru eğildi ve rüzgar siperinden dışarıya yan
gözle baktı ve "Gualaceo'ya geldik," dedi. İleride karanlığı hayalet
gibi bir ışık deldi. "Geçen sene buraya yerlilerin pazar merkezini
görebilmeleri ve otobüs durağını aydınlatmak için suyla çalışan bir
hidrotürbin jenaratör inşa ettiler ve bundan müthiş gurur duyarlar.
Jeneratör her sabah birkaç saat çalışır. Burada her çeşit meyva
satılır."
"Ya Shuara Yerlileri?" içine düştüğüm
korkuyu belli etmemeye çalışarak sordum.
"Şaka mı ediyorsun? Hala dağlardayız.
Quechua ülkesinde Shuaralar psikoyolculuk hariç daima ormanda
yaşarlar."
"Psikoyolculuk?"
"Evet. Hiç duymadın mı? Duyacaksın.
Şaman transa geçtiğinde gerçekleşir. Ülkeler arası uçtuğu söylenir.
Döndükten sonra daha önce asla bilmediği şeyleri bilir. Quechualar
da psikoyolculuk yaparlar."
"Şaman, psikoyolculuğu sırasında ne
gibi şeyler öğrenir?"
"Anla işte," Ray güldü. "Kartalların
kanatlarında çok yüksekten uçtuklarını iddia ederler! Bir keresinde,
bir Shuara'nın psikoyolculuk yoluyla kaybettiği arkadaşını nasıl
bulduğunu anlatan Sam Elliot isimli yaşlı bir Amerikalı madenciyle
tanışmıştım.
Arkadaşıyla birlikte altın
arıyorlarmış. Kayıp İnka şehirleri ve hazinelerini -El Dorado-
bilirsin. Ayrılmışlar ve randevu zamanı geldiğinde Sam'in arkadaşı
gelmemiş. Sam gece gündüz beklemiş. Daha sonra şamanıyla arkadaş
olduğu yakın bir Shuara köyüne gitmiş. Sam'in bana söylediğine göre
maymun postu ve tüyü haricinde hiçbir şey giymeyen Shuara
savaşçıları şamanın etrafında büyük bir daire oluşturmuşlar, şarkı
söyleyip dans etmişler. Sonunda şaman derin transa geçmiş. Daha
sonra onları Sam'in arkadaşına götürmüş. Bulmaları iki gün iki gece
sürmüş. Onu bulduklarında karaciğer iltihabından yarı ölü haldeymiş,
fakat yaşamış."
"Şaşırtıcı hikaye!" karanlıkta
pencereden dışarıya göz attım, geçit vermez dağlar, bir kez daha,
soyut ve somutun, birbirlerinden çok uzak olmadığı bir ülkeye
geldiğim hissine kapılmama sebep oldular.
"Eminim ki bunun gibi birçok hikaye
duyacaksın. Bana anlatmak için birkaçını aklında tut."
"Sen psikoyolculuğa inanıyor musun
Ray?"
Omzunu silkerek, "Shuaraların Sam'in
arkadaşını bulduğuna inanıyorum. Ama nasıl? Belki de sadece bir şans
eseri veya iyi iz sürme yeteneği. Kim bilir!" Uyuz bir köpeğe
çarpmamak için hızla frene bastı. İleride otobüs durağınının
ürpertici ışığında toplanmış insanları gördüm. "Bana Quechuaların
geleceği görmek için psikoyolculuk yaptıklarını söylediler. Zaman
içinde yolculuk yapıyorlar. Ben kimim ki bunu inkar edeyim?"
Ray, otobüs durağına ilerledi, benzin
kokulu kerpiç bir kulübeydi.
"Şuradaki mixto (yolcu otobüsünün
oradaki yerel adı) seninki" Yola sıralanmış yarım düzine bakımsız
otobüsten birisini gösterdi. "Her an kalkabilirler. İyi eğlen. Bir
ay içinde seninle tekrar görüşürüz." Beni karın boşluğumda yerleşmiş
korkunç bir yalnızlık duygusu ile terk ederek, Cuenca'ya doğru
dönerek ayrıldı.
Ekvatorda kullanılanlara benzeyen,
tuhaf görünüşlü araca doğru ağır ağır yürüdüm. Mixtolar yerel
fabrikalarda, eski kamyon şaselerinin üzerlerine büyük tahta kutular
monte edilerek küçük kulübeleri andırır şekilde imal edilmişlerdi.
Gökkuşağı renklerinde resimlerle kaplı dış yüzeylerinde, pencere
niyetine dikdörtgen delikler açılmıştı. Küçük bir kalabalık üzeri
abartılı çiçek resimleri ile bezeli ve isminin "Küçük Çiçek"
olduğunu tüm dünyaya ilan edercesine kocaman bir tabelası olan
mixtonun etrafında toplandı.
Titrememi önlemeye ve korkumu gizlemeye çalışarak 1.82 lik gövdemin
ve dalgalı sarı saçlarımın çok dikkat çekmemesini dileyerek arka
tarafta durdum. Çoğunun, Quechuaların karakteristik özelliklerinden
olan çıkık elmacık kemikleri ve kırmızı çehreleri vardı. Kısa boylu,
geniş göğüslü ve güçlü idiler. Birkaç adam bagajları iplerle "Küçük
Çiçek"in üzerine yerleştirmekle meşguldü. Şoförün bir sözü ile
herkes kapıya doğru hücum etti. İnsanlar ve hayvanlar tahta
banklardan yapılmış sıralarda en iyi yerleri kapabilmek için itişip
kakıştılar. Domuzlar, keçiler, tavuklar ve horozlar ve de her yaştan
insan vardı. Adamın biri paslı bir bisikleti kapıdan içeriye sokmaya
uğraşıyordu; sonunda yaşlı bir kadınla birlikte bisikleti, eşyaları
kalın siyah bir muşambanın altına yerleştiren asık suratlı
yükleyicinin bulunduğu mixtonun tepesine kaldırmayı başardılar.
Kenarda durmuş, o anda başka bir yerde olabilmeyi dileyerek
diğerlerini seyrediyordum.
Şoför beni gördüğünde, Ekvatorun
yükseklerinde söylenen tipik bir İspanyol şarkısı ile kendisini
tanıştırdı. "Ben Jaime Ortega, Gringo. Bu benim otobüsüm ve burada
şef benim." El sıkıştık ve "John Perkins, Juan tanıştığımıza memnun
oldum," diye yalan söyledim.
"Bay Juan." Gülüşü iki altın dişini
ortaya çıkardı. "Buraya ilk gelişiniz mi?" Bana, mixtosunun
merdivenlerine doğru, merasimle eşlik etti. Ön sırada sıkış tepiş
oturan 5 kişilik ailenin önünde durdu. "Bu Gringoya yer açın ki
muhteşem ülkemizi iyi görebilsin," dedi. En büyük oğlan kalktı ve
bana ön sıradaki yerini terk ederek otobüsün arkasına yürüdü. Mahçup
olmakla birlikte çocuğun bu hareketinden duygulandım. Herhalde her
şey kötü gitmeyecekti.
Altı saatlik yolculuk, bugüne kadar
yaptığım en harika, en rahatsız ve en dehşet verici yolculuktu.
Kıraç yüksek bitkilerin içinden geçtik. Altiplano, havanın ince ve
soğuk, bitkilerin seyrek olduğu ve güneşin sürekli yoğun bulutlar
arasında gizli olduğu, sanki hayaletler için yaratılmış 460 metre
yükseklikte geçit vermez bir yerdi. Yukarıya çıkarken, otobüsün içi
dondurucu soğuktu. Daha sonra sisli ormanlara daldık. Yol ürkütücü
virajlarla doluydu. İlk başta gözüken sisli uçurumlar virajlardan
aşağı indikçe yerini yukarıdan aşağıya duvar gibi inen sık bambular,
asmalar ve aşağı ormana doğru dökülen sulara bırakmıştı. Aşağıya
indikçe hava nemli ve sıcak olmaya başladı ve "Küçük Çiçek"in içi
mide bulandırıcı ağır bir ter kokusuyla doldu.
Parlak güneş yerini şiddetli yağmura
bıraktı. Hava gibi tozlu yol da birdenbire değişti. Güneşli havada
kuru ve sert olan zemin, yağmurla birlikte çamura dönüştü. Jaime
şoförlük yeteneği ile hayranlığımı kazandı. Yaptığı iş imkansız gibi
görünüyordu, fakat o sakinliğini hiçbir zaman bozmuyordu. Hatta sık
sık yanında oturan bizlerle kayıtsızca sohbet ediyordu. Sohbetten
çok yola dikkat etmesi için dua ediyordum.
Nihayet Gualeceo'dan ayrılışımızdan
altı saat sonra yolun sonuna geldik. Henüz öğlen olmamıştı. Jaime
bağırarak "İşte geldik. Geçmiş olsun, herkes aşağıya," dedi. Herkes
sevinçle bağırışınca, tecrübeli yolcuların dahi sağsalim geldikleri
için rahatladıklarını fark ederek şok oldum.
"Gringo, benimle gel." Jaime kolumu
yakalayarak aşağıya inmeme yardım etti. Her yanım tutulmuştu.
Zorlukla yürüyebiliyordum. Vücudumun tahta sıraya sürtünen arka
yarısı boylu boyunca karıncalanıyordu."Buradakilerin çoğu büyük bir
kasaba olan Macas'a gidiyor. Kısa bir yürüyüş yapacaklar. Fakat
senin için, El Milagro'ya gitmenin tek yolu var: At sırtında."
Beni, tek gözü bantlı, sakallı bir adam
ile tanıştırdı. "Raul, bu Gringoya iyi bak," dedi. "Ona en kuvvetli
hayvanını kirala! Bay Juan'ın muhteşem Amazonumuzu beğenmesini
isteriz değil mi?"
Raul'un sadece dört atı vardı ve hepsi
kısa, zayıf ve kuruydu. En irisini bana doğru getirdi ve kamçısının
yardımıyla hayvanın üzengilerini benim binebileceğim kadar indirdi.
Ata binmek düşünebildiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Ormanın yumuşak
toprağında yük atları ve traktörler tarafından derin hendekler
açılmıştı. Çoğu kez hendeklerin arkası gözükmüyordu, fakat tüm
huzursuzluğa karşın atla şaşırtıcı bir şekilde müthiş bir uyum içine
girdim. Andlar ve Amazonun arasında orman müthiş bir görüntü
oluşturuyordu. Ucubucağı gözükmeyen sivri doruklu dağların önünde
orman, kesiksiz bir düzlükle paralel uzanıyordu. Güneş açtığında
kavurucu sıcak oluyordu. Sonra aniden şiddetli bir yağmur boşaldı.
Ayakkabılarıma kadar uzanan muşamba pançomun içinde kah büzülerek,
kah pançoyu üzerimden atarak, atın sırtında dans eder gibi yol
alıyordum. Saniye içinde donmamı ve sıcaktan kavrulmamı önlemenin
tek yolu buydu.
|