|
Bu kitap, birçok kimselerin de hissettiğini düşündüğüm kişisel bir
araştırma dürtüsüyle başladı. Araştırmalarım başlangıçta ne psişik
fenomenlerle, ne de arkeoloji ile ilgiliydi. Yalnızca bilim olarak
kabullendiğim şeye duyduğum hayranlıkla yola çıkmıştım ve bilimi giderek
kültürümüze hakim olan ve onun ilerleyeceği yolları belirleyen anıtsal
bir bütün olarak görüyordum.
Çeşitli disiplinlerle ilgili araştırmalarım, beni çabucak bilimin
gerçekte bir bütün olduğu fakat aynı zamanda olmadığı gibi çelişkili
bir durumla karşı karşıya bıraktı. İnsan şuurunun ürünlerinden başka
bir şey olmayan bilimler, belirli konularda (bazen şiddetli) anlaşmazlığa
düşmekteydiler; fakat hepsinin altında, temelde kesin bir bütünsellik,
tüm bilimlerin üzerinde bulunduğu temel bir uzlaşma zemini, yatmaktaydı.
Bu, gerçekliği oluşturan unsurlar hakkında neredeyse evrensel denilebilecek
bir mutabakattı. Fakat geçmişi incelediğimde, tarih bana gerçekliğin
kelimenin tam anlamıyla değiştiğini söylüyordu. Günümüzde eşyanın
tabiatına ait varsayımlar, insanın özel bir Yaratılış Eyleminin sonucu,
fosillerinse donmuş periler olarak düşünüldüğü Newton zamanlarından
oldukça farklıdır. Bu farklılıklar, elbette yalnızca evrim anlayışımız
ve fosilleşmenin yapısı ile sınırlı değildir.
Eğer bunlar doğruysa -yani realite değişebiliyorsa- bu durumda, potansiyel
olarak hangi yeni realitenin ortaya çıkmakta olduğunu anlamak için
bilimin öncü sınırlarına bir göz atmaya ihtiyaç duyacaktım. Böyle
avantajlı bir bakış noktasından psişik fenomenlerle ilgilenmeye başlamam
büyük bir sıçrama sayılmazdı, çünki bu alanda yapılan araştırmalar
hiç şüphesiz en uçlarda dolaşıyordu ve psişik fenomenler, her şeyin
ötesinde insan şuurundan ve onun realiteyle ilişkisinden başka bir
şeyle meşgul olmayan bir çıkış noktasıydı. Burada güçlük, akademik
parapsikologların bile, yani psişik konuların özel çalışma alanlarına
girdiği o araştırmacıların bile onun varlığından emin olmayışıydı.
Sonuçta, üzerinde çalıştıkları tecrübeler en başta, özel kartlardaki
basit işaretleri kartın arkasına bakmadan bilmek tarzında, kolaylıkla
yinelenebilir ufak çaplı psişik olaylara yönelikti ve PSİ fenomeninin
mevcudiyetini istatistiksel analiz yoluyla yeterince gösteriyordu,
ama PSİ'yi ana bilim dalları içine entegre etmekte fazla bir önem
taşımıyordu.
Burada benim hareket noktam PSİ'nin gerçekten mevcut olduğu varsayımı
üzerine gitmekti. Bu, halen yapılmış olan istatistiksel araştırmaların
ışığında bana gayet tutarlı gelen ve her durumda, en azından psinin
mevcut olmadığı varsayımı kadar iyi bir çalışma tavrı kazandıran bir
öncüldü. Bu pozisyonun bir anlamda tartışmalı olduğunu düşünsem bile,
ilgi alanları yerçekimi, ışık veya elektrik olan araştırmacıların
takındıkları tavır da kesinlikle aynı felsefi tavırdır; hiç kimse
bu kuvvetlerin aslında ne olduğunu bilmez, ama bu bilinmezlik yüzyıllardır
bilim adamlarını bunların tesirlerini incelemekten ve yine bunların
işleyişinden çıkardıkları sonuçlarla realiteyi tanımlamaktan alıkoymamıştır.
Bu çalışma hipotezi (yani psi vardır, bu bakımdan onun sunacağı bilgileri
pratikte uygulama yoluyla kendimiz hakkında ne öğrenebileceğimizi
anlamamız gerekir) şu problemi ortadan kaldıramıyordu: Bir problemin
çözülmesinde psi fenomeninin aracılığı olmaksızın, en azından şimdiki
değer ölçülerinin sınırlarına kadar hiçbir alternatif açıklamaya yer
vermeyen bir deney nasıl düzenlenebilirdi? Burada gereksinim duyulan,
üç kat engelleyiciliği evrensel olarak kabul edilen bir deneysel protokoldü;
yani deneyde ortaya konulan soruna gelecek yanıt bilinen herhangi
bir kaynaktan doğrulanamayacaktı (böylece telepati veya aldatma meseleleri
dışarıda bırakılıyordu).
Böyle bir protokolün tabii ki disiplinler arası olması gerekiyordu,
çünki ne tek bir deneyci, ne de tek bir bilimsel disiplin içindeki
bir grup, deneyin hiçbir şeyden etkilenmemesini garanti edecek bilgi
yelpazesine herhalde hakim değildi. Ama aynı zamanda, eğer alınacak
sonuçların geleneksel bilim alanında uygulanabilirliği olacaksa, girişimlerin
başarıya ulaşması açısından öncelikle tek bir disipline odaklanması
gerekiyordu. Bu perspektif bir araştırmacılar ve psişikler ekibi (birkaç
disiplin) yaratılmasını öngörüyor, ama deneysel odaklanma konusunu
askıda bırakıyordu.
İlk olarak astronomiyi düşündüm. Bir psişik kişiden önceden bilinmeyen
bir kara deliğin yerini belirlemesini istemek bana mükemmelliğin zirvesi
gibi göründü. Hedefin orada olması veya olmaması bir sorun yaratmazdı
-mevcut araçlarla objektif araştırma buna karar verecekti-, ayrıca
psişiğin bir yolunu bulup el çabukluğu yapmış olması veya yanıtı daha
büyük annesinin kucağındayken işitmiş olması gibi eleştirilerle yıpranması
da söz konusu edilemezdi. Ne kadar usta olursa olsun hiçbir sihirbaz
uzaya bir gök cismi koyamazdı. Ancak astronomiyi saf dışı bırakan
bazı sakıncalar da vardır.
Bir kere uygulanması son derece masraflı cihazlar gerektiren bir disiplindi
ve sonuç olarak mevcut cihazlar her zaman daha geleneksel tecrübelerle
kullanılmak üzere talep alıyordu. Bir astronomu sınırlı zamanını çoğu
insana mutlaka aptalca bir kovalamaca gibi görünecek bir işe ayırmaya
ikna etmenin mümkün olamayacağını düşündüm. Bunun ötesinde üç kat
engelleyici bir protokol düzenleme safhasına ulaştığımda, deneyin
bir tek bireyin yapabilecekleri hakkında oldukça fazla bir şeyler
anlatması gerektiği kanaatine de varmış oluyordum. Aslında kabul etmeliyim
ki başarı, genişletilmek suretiyle hepimiz hakkında bir şeyler anlatacaktı.
Bu fikirde bulunan potansiyeli sonuna kadar araştırmak amacıyla deneyin
insanın içinde bulunduğu halin tabiatına da yönelmesi gerekiyordu.
Ani geçmişine karşı bir anlayış getirebildiği takdirde bu herhalde
geleceğini de yönlendirebilecekti. En azından sonuçlar doğrulanabilirse,
geleneksel kanallar yoluyla çözüm kabul etmeyen kapalı ve eski bilinmezlerin
çözümlenmesine yardımı dokunmalıydı. Antropolojik arkeoloji bu iş
için ideal sayılabilecek kadar uygun görünüyordu.
Üç kat engelleyici şartlar sürekli olarak korunmalıydı. Eğer psişik
kişi en başta, önceden bilinmeyen bir kazı alanının yerini belirleyebilirse,
sonra yüzey coğrafyasını ve toprak altı jeolojisini tanımlayabilirse,
ardından bu alan dahilindeki buluntuların yerini ve ne olduklarını
söyleyebilirse ve sonunda ne durumda olduklarını bildirirse, bu artık
uzayda saklı bir gök cisminin yerini bilmek kadar "temiz"
bir deneme olurdu. Ve bu şartlar yaratılabiliyorsa, o nesneleri yapan
ve kullanan insanlar için ne anlama geldiklerinin yeniden ortaya çıkarılması
hiç şüphesiz zorunlu bir hal alıyordu; en azından, nesneler keşfedildikten
sonra yapılan bir yeniden canlandırma kadar iyi bir katkı sağlardı.
Beni şaşırtan, arazide alınan notlar, alan raporları ve kişisel röportajlar
gibi öncelikli kaynaklar kullanarak arkeoloji literatüründe birkaç
yıl sürecek bir araştırmaya başlarken psişik arkeolojinin yanıtlamaya
özellikle uygun göründüğü özel soruların arkeologların grup halinde
üzerinde ter döktükleri ve hiçbir geleneksel tekniğin çözümlemeyi
başaramayacağını sandıkları sorular olmasıydı. Ayrıca az kullanılan
dosyalar, uzun zamandır okunmamış raporlar ve tavan arasına kaldırılmış
tozlu notlar üzerinde yaptığım araştırmada çok daha heyecan verici
ve şaşırtıcı bir şeyle karşılaştım: Ben hiçbir surette, bu yola düşen
ilk kişi değildim. Bir çok ülkede gelenekselliğin yeknesaklığı altında
yıllardır sürüp gelen başka bir akış vardı ve benden öncekiler sadece
psişik verilerin arkeolojide kullanılmasını düşünmekle kalmamış, aynı
zamanda bu düşüncelerini uygulamaya koymuş ve başarmışlardı!
Bu kitabın ilk yedi bölümü benim arayışımın sonuçlarıdır, gerçekten
yaptıkları buluşlar ve kendileri ün kazanmış olabilirse de, psişik
arayışları büyük ölçüde bir bilinmezlik perdesi altında kalan (ya
da kendini koruma ve meslek güvenliği gibi sebeplerle hiçbir zaman
yayımlanmamış) pek çok kişinin eseridir. Üç çeyrek yüzyıldan beri
psişik arkeoloji bir realite olmuştur.
Ama bitirdiğimde yeterince ileri gitmediğimi fark ettim. Önce arkeoloji
tarihi içinde, sonra bilimin tümü içinde, onlara anlam kazandıran
çevre ve şartlar verilmedikçe her ne kadar ilginç görünseler de, hala
nispeten anlamsız kalan fenomenleri aktarma seviyesinde sıkışıp kalmıştım.
Bu boşluğu doldurma arzum son üç bölümün ortaya çıkmasına sebep oldu,
ama yine, onları yazdığım sırada kafamda başka bir düşünce doğdu.
Psişik arkeoloji ve onun ima yoluyla oluşturduğu garip sıradışılık
(psişik kişilerin aldığı bu bilgiler nerede saklıydı ve onları nasıl
alıyorlardı?), Batı düşüncesine halen büyük ölçüde hakim olan materyalist
(ispat istemeye yönelik) ve teolojik (imana yönelik) bölünmeden tamamen
farklı bir insanlık görüşü sunuyor. Her iki dünyaya hitap ediyor ve
her birinde eksik olanı tamamlıyor.
Psişik arkeoloji nihai bir önem taşımaktadır. Ancak bu, psişik fenomenlerle
veya arkeoloji ile meşgul olduğundan değil, çözülemeyeceği düşünülen
soruları yanıtladığından değil (çözüm buluyor), bilimsel realitede
Kopernik veya Darwin'in ardından gelen değişimler kadar köklü olacak
yakın bir değişimin bir yönünü teşkil ettiğinden de değil (ki öyledir).
Psişik arkeoloji önemlidir; çünki bize, size ve bana kendimizi tanıma
yolundaki ezeli arayışlarımızın çözümlerini sunmaktadır. Nietzsche'nin
dediği gibi, "Öyle görünüyor ki, girdiğimiz bütün zahmetlerin
bir mükafatı olarak, önümüzde sanki hala keşfedilmemiş, ufuklarını
kimsenin görmemiş olduğu, her ülkenin ve insanın tanıdığı idealin
her sığınağının ötesinde bir yer, güzellik, tuhaflık, şüphe, korku
ve tanrısallıkla dolup taşan bir dünya, bir alem var; hem meraktan,
hem de sahiplenme isteğimizden duyduğumuz hevesle çılgın gibiyiz."
STEPHAN A. SCHWARTZ
|