 |
KOŞUŞTURMACALARLA DOLU BİR GÜN
DAHA GERİDE KALIRKEN... |
|
KOŞUŞTURMACALARLA DOLU BİR GÜN DAHA GERİDE KALIRKEN hava iyiden iyiye
kararıyor, yağmur taneleri, soğuğu insanın içinde hissetmesine neden
oluyordu. Karanlığın ve soğuk havanın etkisiyle tenhalaşmaya başlayan
caddede bir eliyle şemsiyesini tutan Jim, diğer eliyle de evrak çantasını
tutarak hızlı adımlarla evine doğru yürüdü.
Jim'in muayenehanesiyle evi yürüyerek on beş dakikalık bir mesafede
olduğundan işine yürüyerek gidip gelmeyi tercih ediyordu. Bir yandan
su birikintilerine girmemek için bastığı yerlere dikkat ederken diğer
taraftan hastalarıyla gün boyu yaptığı konuşmaları düşünüyordu.
Oturduğu binanın yakınlarındaki markete geldiğinde yağmur iyice hızlanmıştı.
Marketten bir şeyler aldıktan sonra evine girdi.
Her zaman olduğu gibi duşunu alıp müzik setine Bach'ın konçerto grossolarından
birini koydu ve kendine yiyecek bir şeyler hazırladı. Yemeğini yedikten
sonra kahve makinesini açtı. Beş dakika sonra hoş bir kahve kokusu
açık mutfağı ve salonu sarmıştı. Bir fincan kahve alıp beş on dakika
koltuğunda oturup gözlerini kapattı. Aldığı duş bedenini gevşetmiş,
yediği hafif yiyecekler enerjisini tazelemiş, dinlediği müzik ise
ruhuna huzur vermişti. Kahvesini yudumlarken bir hastasının sözleri
aklına geldi.
"Bu benim kaderim mi doktor? Eğer öyleyse, ben bu kaderin değişmesini
istiyorum. Lütfen bana yardım edin."
Yıllardır çalışmasına rağmen belli noktalarda gelip tıkanıyordu. Pek
çok psikolojik ve moral problemin yaşandığı dünyada bu insanlara yardım
etmenin bir başka yolu olmalıydı. Uyguladığı yöntemler ve hastalarına
yazdığı reçeteler genellikle başarılı sonuçlar vermiyordu. Geride
bir yığın ümitsiz ve çaresiz insanı bırakmış bir psikiyatrist olarak
ortalarda dolaşmayı bir türlü içine sindiremiyordu. Uyguladığı ipnozla
geriye götürme yöntemiyle bazı hastalarının sorunlarının kaynağını
çocukluk ve gençlik çağlarında bulup ortaya çıkarabilmesine rağmen,
pek çok hastasının problemlerinin sebeplerini bu şekilde bulabilmesi
mümkün olmuyordu. Kaldı ki bu yöntemi uygulayabilmesi kişilerin ipnoza
yatkınlığıyla sınırlanıyordu. Ona göre ortada var olan rahatsızlık
bir sonuç veya sonuçlar bütünüydü. Bu sorunu çözüp tedavi edebilmek
için nedenleri ortaya çıkarmak gerekliydi. Çok ender durumlar dışında,
rahatsızlıkların sebeplerine, kişilerin geride bıraktıkları yıllarda
rastlayamıyordu. Bu durum zihnindeki soru işaretlerini artırmaktan
başka bir şeye yaramıyordu. Bu insanların rahatsızlıklarının kaynağı
belki de çok daha gerilere uzanıyor olabilirdi.
Uzun zamandan beri insandaki bazı izlerin, fobilerin ve doğumla birlikte
getirilen olumlu veya olumsuz özelliklerin kaynağının doğum öncesine
uzanabileceği fikri üzerinde duruyordu. Bu konuyla ilgili teorik anlamda
belli bir anlayışa ulaşmasına rağmen henüz pratik anlamda uygulamaya
koyamamıştı. Öylesine çaresiz insanlarla karşılaşıyordu ki, uzun zamandır
içinde saklı tuttuğu bu uygulamayı en yakın zamanda gerçekleştirmek
fikri bir türlü aklından çıkmıyordu. Bugün kendisine başvuran hastalarından
birinin sözlerini hatırladı... Hastası çocukluğundan beri alerji ve
nefes darlığı çekiyordu ve bu problemi yüzünden hayatı allak bullak
durumdaydı. Ne doğru dürüst çalışabiliyor, ne de ailesiyle ilgilenebiliyordu.
Son on yılda belki otuz ayrı doktora başvurmuştu. Fakat bir türlü
gerekli iyileşme sağlanamamış ve sonunda artık doktorlara başvurmaktan
vazgeçmişti.
Bu insanlara yardım etmek istiyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra
müziği kapatıp masasının başına oturdu. Her akşam yaptığı gibi o günki
seans kayıtlarının ses bantlarından birini dinleyip, önemli gördüğü
ifadeleri bilgisayarına not etmeye başladı. Bir sonraki buluşmada
izleyeceği yolları düşünüp, notlar aldı. Çalışmasını tamamladığında
saat gece yarısına geliyordu. Yavaş yavaş dikkatinin dağıldığını ve
uykusunun geldiğini fark etti. Üstünü değiştirip yatağına uzandı.
Bir yanda hastalarının çözümsüz ıstırapları, diğer yanda aradığı yeni
çözüm yolları ve meslek çevrelerinden aldığı olumsuz tepkiler. En
son meslek odasının toplantısında kendisine söylenen sözler bir kez
daha zihninde dolaştı:
"Bu bir meslek Jim, bu bir iş. Sen elinden geleni yap yeter.
Hastalarınla konuş, onlara gerekli terapileri uygula, baktın ki başa
çıkamıyorsun, al reçete kağıdını eline ve gerekli ilaçları yaz. Ve
saatine bak, muayene süresinin sonlarına geldiğini gördüğün anda bir
vesileyle bir dahaki seansa gelmesini telkin edip sıradaki hastanı
içeri al. Bu işin düzeni böyle kurulmuş, böyle gidiyor. Hastalarınla
gereğinden fazla ilgilenme. Yarım saat yeterli. Sen saatlerce uğraşıyorsun,
bu doğru değil. Bunu ne sen ne de bir başkası değiştiremez. Bu arada,
yeri gelmişken şu ipnozla da fazla uğraşmasan iyi edersin. Bu işlerle
fazla uğraşırsan zamanla tedavi edecek insan bulmakta güçlük çekebilirsin..."
Bu sözleri dinlerken arkadaşlarına tepki vermektense, sakince susup,
konuşan insanların o andaki durumlarını anlamaya çalışmak Jim'in genellikle
tercih ettiği tavırdı. Onun bu sakin ve kararlı tavrı arkadaşlarının
daha da çok sinirlenmesine neden oluyordu.
Jim, zihnindeki tüm düşünceleri bir kenara itip uyamaya çalıştı. Birkaç
dakika sonra yoldan geçen arabaların gürültülerini artık duymuyordu.
Sabahın erken saatlerİnde JIm'İn kapI zİlİ uzun uzun çaldı. Gelen
bir blok ötede oturan arkadaşı ve meslek odası başkanı Terry Hanson'du.
İçeri girdikten sonra daha günaydın bile demeden bağırmaya başladı.
"Jim, sana bu işlerden uzak durmanı söylemiştim. Bak seni uyardım,
ama sen beni dinlemedin. Ve üstelik işi günlük bir gazete muhabiriyle
röportaj yapabilecek kadar ileriye götürdün. Üzgünüm Jim, üzgünüm.
Benim de yapmam gereken bir işim ve üzerimde olan kişiler var. Ve
senin bu anlamsız araştırmaların ve ortaya attığın garip teorilerin
yüzünden yukarıdakilerin huzuru kaçıyor. Onların huzuru kaçınca
benim de huzurum kaçıyor. Sana açıkça söylüyorum. Bir daha bu tip
bir şeyle karşılaşırsam, sana haber bile vermeden çalışma lisansını
iptal ederim."
Jim, Terry'nin bu zamansız ziyaretini ve makineli tüfek gibi bağırmasını
şaşkınlıkla karşılayarak onu çalışma odasına davet etti. İçeri geçen
Terry, Jim'in yüzündeki tepkisiz tavra sinirlenerek konuşmasına
devam etti.
"Duydun mu beni Jim, anlatabiliyor muyum?" diye sordu.
Jim çok ümitsiz bir ses tonuyla;
"Anlıyorum Terry, alıyorum... Seni hiçbir zaman anlayamayacağımı
anlıyorum..." Terry, aldığı yanıt karşısında daha da şaşkınlaşarak,
"Bu da ne demek oluyor?" diye sordu.
"Yani bu hiddetini, bu öfkeni ve bu aşırı sinir halini... senin
gibi yıllarını insanların zihinsel ve psikolojik sağlığına adamış
bir insanın sabahın köründe her ne sebepten olursa olsun, daha günaydın
bile demeden böyle bir öfke nöbetine yakalanmasını anlayamıyorum...
Terry, lütfen sakin ol. Öncelikle sen bir kalp hastasısın ve bu
kadar aşırı heyecanlanmamalısın."
Bu tavır karşısında Terry, Jim'in söylediklerine hak vermekten kendini
alamadı. Duyduğu sözler ve Jim'in anlayışlı sesi bir anda onu yumuşatmış
ve bambaşka bir karaktere bürünmesine yetmişti. Kendine acıyarak
sözlerini sürdürdü.
"Haklısın Jim, söylediklerin doğru. Sanıyorum sinirlerim çok
bozuk. En ufak bir şey bile beni çileden çıkartıyor. Yarım saat
kadar önce ben de yatağımda mışıl mışıl uyuyordum, birden telefon
çaldı. Arayan sağlık bakanlığından bir yetkiliydi. Sabahın erken
saatlerinde gazetede yayınlanan röportajını okumuş. Sana anlatamam,
bağırıp çağırıyor, bana tehditler savuruyordu. Seninle konuşmamı,
seni uyarmamı ve bir daha bu tür bir olayın meydana gelmemesi için
gerekenleri yapmamı söyleyerek telefonu yüzüme kapattı. İlkten bunun
kötü bir kabus olduğunu zannettim, daha sonra kendime geldikten
sonra kalkıp kapıdan gazeteyi aldım ve iç sayfadaki röportajı süratle
okudum. Bakanlık görevlisinin öfkesi bir anda beni de kontrolü altına
aldı ve hiç düşünmeden giyinip çıktım, sana geldim ve ağzıma geleni
söyledim... Üzgünüm Jim... gerçekten..."
"Terry, üzülmene gerek yok. Dert değil, benim endişem kendi
sağlığına zarar vermen. Yoksa ben röportaj teklifini kabul ettiğimde
buna benzer tepkiler alacağımı zaten biliyordum ve bunlara kendimi
hazırlamaya çalıştım. Ama doğrusunu istersen sabahın köründe böyle
bir yaylım ateşini bekliyordum desem yalan olur. Çünki yaptığım
görüşmenin üzerinden birkaç hafta geçmişti ve ben artık gazetenin
bu röportajı basacağından umudumu kesmiştim."
"Jim, biliyorsun, birbirimizi uzun yıllardır tanıyoruz, evet
kabul ediyorum, sen daha esnek bakabiliyorsun, farklı bir insansın,
geleneksel yöntemleri eleştiriyorsun, yeni çıkış yolları arıyorsun.
Ve bunu kendin için değil, insanların iyiliği için yaptığından da
kuşkum yok. Ama bilemiyorum, bu iş bu adamların canını niçin bu
kadar çok sıkıyor. Yani açıkçası ben de bu kadar tepkinin nedenini
anlayamıyorum. Ama şunu da söyleyeyim, bu yaptığın işler benim de
pek hoşuma gidiyor diyemem. Sonuçta bu senin kişisel bir araştırmandır.
Ve öyle de kalmalı Jim, beni anlıyor musun? Kişisel bir araştırma
olarak kalmalı. Bu araştırmalarından elde ettiğin sonuçları ve henüz
doğruluğunu kanıtlayamadığın radikal teorilerini insanlara iletmenin
ne sana ne de insanlara hiçbir yararı yok. Sadece insanların kafasını
karıştırıyorsun."
"Haklısın Terry, senin açından baktığımda düşüncelerini hiç
de haksız bulmuyorum. Ama şunu da unutmamak gerekir, bir şey karışmadan
durulmaz. Sırf ortalık karışmasın, insanların zihinleri değişmesin
diye gelenekselleşmiş şeyler sürekli olarak körükleniyor. Ve insanlara
otomat olarak yaşamaları empoze ediliyor. Bir yandan da sürekli
haz veren şeyler günlük yaşam içerisinde her kareye yayılarak insanların
şuurları daraltılıyor.
İnsanlar artık kendilerini cepleri dolu olunca
iyi hissetmeleri gerektiğine şartlanmış durumda. Nasıl ki hipermarket
dönüşü eve geldiğimizde poşetleri açtığımızda içlerinden bir yığın
gereksiz şeylerin çıktığını görüp, ödediğimiz miktarın ne kadar
fazla olduğunu düşünüyorsak, zihinlerimiz ve kalbimiz de gerekli
gereksiz bir yığın fazlalıklarla dopdolu. Ben bu yaşamdan sıkılan
ve bu yaşamın dışında başka bir yaşam modeli arayan insanlara her
gün rastlıyorum. Bu garip düzen insanları hasta ediyor. Önce onları
adeta bir portakal sıkacağı gibi sıkıyor, suyunu çıkarıp posasını
kenara koyuyor ve ondan sonra posası çıkmış insanları iyileştirmeye,
yeniden kabuğunun içine su şırıngalamaya çalışıyor. Görmüyor musun,
insanların enerjileri ne kadar da çabuk tükeniyor. Böylesine büyük
bir çöküntünün yaşandığı günümüzde benim kendi başıma yaptığım minik
araştırmalar ve arayışlar niçin sizleri ve tepedekileri bu kadar
çileden çıkarıyor, ben de bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Tüm bunları
anlayamamak, sistemin ve bu asla yıkılamayacakmış gibi karşımıza
dikilen setlerin varlığını karşıma getiriyor ve ben bunlarla mücadele
etmekten başka bir yol göremiyorum."
"Seni anlıyorum Jim, sana birçok konuda hak da veriyorum. Ama
bu söylediğin şeyleri ne senin ne de herhangi birilerinin değiştirmesi
mümkün değil. İpnozu tedavilerinde kullanabilirsin, buna kimsenin
itirazı yok. Ama ipnozla bazı problemlerin kaynağını başka boyutlarda
aramaya yönelik düşüncelerin çok saçma ve anlamsız. Bu konudaki
düşüncelerin ve gazetede yayınlanan ifadelerin, içinde bulunduğun
mevcut sistemi yıkmaya yeterli olamaz ki. Henüz ortada hiçbir şey
yokken zihnindeki hayallerini insanlara aktarman çok sakıncalı.
Sistemi bu şekilde değiştirebilmen mümkün değil. Eğer böyle devam
edersen her şeyini kaybedebilirsin. Bak Jim, ben senin dostunum,
ama dostluğumuz ve sana karşı olan duygularım bana yapılması emredilen
şeyleri uygulamama engel olamaz. Lütfen Jim, bu işlerden vazgeç.
Bırak dünya eskisi gibi kalsın. Ha aklıma gelmişken, hafta sonu
şehrin kuzeyinde yeni bir gölet açılmış. İçine çiflikte yetiştirilmiş
alabalıklardan atıyorlar. Saat ücreti ödüyorsun ve parasını verdiğin
süre içerisinde istediğin kadar balık avlayabiliyorsun. Tabii tuttuğun
balıkları geri salmak kaydıyla. Ne dersin? Hem biraz değişiklik
olur ha?"
|