|
Günümüzde biyoloji konusundaki geleneksel yaklaşım canlı organizmaları
fiziko-kimyasal makineler olarak gören ve yaşamın tüm fenomenlerini
fizik ve kimya prensipleriyle açıklanabilir kabul eden mekanik hayat
görüşü tarafından biçimlendirilmiştir. Bu mekanistik paradigma hiç
de yeni değildir; aslında bir yüzyılı aşkın bir süredir kültürümüze
hakim durumdadır. Pek çok biyoloğun bu yaklaşıma sarılmaya devam etmesinin
temel nedeni bunun işe yarıyor olmasıdır: bu yaklaşım, yaşam süreçlerinin
fiziko-kimyasal mekanizmalarıyla ilgili soruların yöneltilip yanıtlanabildiği
bir düşünce çerçevesi sağlamaktadır.
Bu yaklaşımın "genetik şifrenin çözülmesi" gibi çarpıcı
başarılarla sonuçlandığı gerçeği, kendi lehine sağlam bir iddia ortaya
koymaktadır. Bununla birlikte, eleştirilerde bulunan kişiler insan
davranışı da dahil olmak üzere bütün yaşam olgularının tamamen mekanistik
bir şekilde açıklanabileceğinden kuşku duymak için geçerli nedenler
olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat mekanik yaklaşımın yalnızca uygulamada
değil, prensipte de son derece sınırlı olduğu kabul edilse bile tamamıyla
terk edilmesi o kadar kolay değildir. Çünkü o halen deneysel biyolojiye
uygulanabilecek tek yaklaşım modelidir ve hiç şüphesiz pozitif bir
alternatif ortaya çıkana kadar da izlenmeye devam edilecektir.
Mekanistik kuramı genişletebilecek ya da bunun ötesine geçebilecek
olan herhangi bir yeni kuram, yaşamın bugün fiziksel bilimlerce tanınmayan
nitelik ya da faktörler içerdiğini öne sürmekten daha fazlasını yapmak
zorundadır. Bu nitelik ya da faktörlerin ne tür olduklarını, nasıl
çalıştıklarını ve bilinen fiziko-kimyasal süreçlerle ilişkilerinin
ne olduğunu açıklaması gerekecektir.
Mekanistik kuramı yumuşatmanın en basit yolu, yaşam fenomeninin fiziksel
bilimlerce bilinmeyen ve canlı organizmalardaki fiziko-kimyasal süreçlerle
etkileşim halinde olan yeni tür nedensel faktörlere bağlı olduğunu
varsaymak olabilecektir. Bu vitalist (yaşamsalcı) kuramın değişik
versiyonları içinde bulunduğumuz yüzyıl süresince ileri sürüldü, ama
hiçbiri test edilebilecek öngörüler yapmayı ya da yeni deney türleri
önermeyi başaramadı. Sir Karl Popper'ın dediği gibi, "bir kuramın
bilimsel konumunun ölçütü yanlışlanabilirliği, reddedilebilirliği
ya da test edilebilirliğidir" ifadesi doğruysa, vitalizm şu ana
kadar yeterlilik kazanmayı başaramamış demektir.
Organistik ya da holistik felsefe bize mekanik teorinin daha köktenci
bir biçimde gözden geçirilmesinin nasıl olabileceği hakkında bir görüş
açısı sunmaktadır. Bu felsefe, evrendeki her şeyin önceden olageldiği
gibi, tepeden tırnağa atomların belli özellikleriyle veya varsayıma
dayalı nihai bir madde parçacığı gerçeğiyle açıklanabileceğini reddeder.
Bunun aksine hiyerarşik olarak organize olmuş sistemlerin varlığını
kabul eder. Bu sistemler, her bileşik düzeyde, parçalarının sergilediği
özelliklere dayanarak tümüyle anlaşılması mümkün olmayan niteliklere
sahiptir ve her düzeyde bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından
daha fazla bir şeydir. Bu bütünler organizmalar olarak düşünülebilir.
Ancak buradaki organizma terimi yalnızca hayvanları, bitkileri, organları,
dokuları ve hücreleri değil, aynı zamanda kristalleri, molekülleri,
atomları ve atomaltı parçacıkları da kapsayacak derecede geniş anlamda
kullanılmaktadır. Bu felsefenin etkileri hem biyolojik hem de fiziksel
bilimlerde makine paradigmasından organizma paradigmasına giden bir
değişimi ortaya çıkarmıştır.A. N. Whitehead'ın o ünlü sözündeki gibi:
"Biyoloji daha büyük organizmaların araştırılmasıdır; oysa fizik
daha küçük organizmaların incelenmesidir".
Bu organizmik felsefenin değişik biçimleri 50 yıldan daha fazla bir
süre boyunca biyologlar da dahil olmak üzere birçok yazar tarafından
savunulmuştur. Ancak organikçilik doğa bilimleri üzerinde yüzeysel
olmaktan öte bir etkiye sahip olacaksa, test edilebilir öngörüler
ortaya çıkarabilmek zorundadır. Ancak şimdiye kadar bu şekilde yapılmamıştır.
Bu başarısızlığın nedenleri, en açık haliyle, organizmik felsefenin
en etkili olduğu biyoloji alanları, yani embriyoloji ve gelişim biyolojisinde
örneklenmektedir. Bugüne dek ileri sürülen en önemli organizmik kavram
morfogenetik alanlarla ilgili olandır.9 Bu alanların, embriyoların
ve diğer gelişmekte olan sistemlerin karakteristik biçimlerinin ortaya
çıkışını açıklamaya ya da betimlemeye yardımcı oldukları sanılmaktadır.
Buradaki sorun bu kavramın anlam belirsizliği içinde kullanılmasıdır.
Terimin kendisi biçimin gelişiminde rol oynayan yeni bir fiziksel
alan türünün varlığına işaret eder gibi görünmektedir. Fakat bazı
organistik kuramcılar, halihazırda fizik tarafından tanınmayan yeni
bir tür alanın, yaratığın ya da faktörün varlığını öne sürdüklerini
reddetmekte, bunun yerine bu organistik terminolojiyi karmaşık fiziko-kimyasal
sistemler için kullandıkları yeni bir yol olarak görmektedirler. Bu
yaklaşımın bizi ileriye götürebilmesi pek muhtemel değildir.
orfogenetik
alanlar kavramı, bizi ancak gelenesel mekanik teoriden farklı birtakım
deneylenebilir öngörülere götürürse, pratik bir bilimsel değere sahip
olabilir. Morfogenetik alanların ölçülebilir etkilere sahip oldukları
düşünülmedikçe bu tip öngörüler de gerçekleştirilemez.
Bu kitapta ileri sürülen hipotez morfogenetik alanların gerçekten
ölçülebilir fiziksel etkilere sahip oldukları fikrine dayanmaktadır.
Belirli morfogenetik alanların yalnızca biyoloji dünyasında değil,
aynı zamanda kimya ve fizik alanlarında da her karmaşıklık düzeyindeki
sistemlerin karakteristik biçimi ve organizasyonundan sorumlu olduğunu
öne sürmektedir. Bu alanlar, enerjetik bir bakış açısından bakıldığında,
belirsiz ya da olasılıkçı (probabilistic) olduğu görünen olaylarla
ilişkisi olan sistemleri düzenlemektedir; fiziksel süreçlerin enerjetik
açıdan olası sonuçları üzerinde örüntülü kısıtlamalar getirmektedirler.
Morfogenetik alanlar materyal sistemlerin organizasyonu ve biçiminden
sorumluysa, kendileri de karakteristik yapılara sahip olmak zorundadırlar.
Öyleyse, bu alan-yapıları nereden gelmektedir? İleri sürülen yanıt
bunların daha önceki benzer sistemlerle ilişkili olan morfogenetik
alanlardan türedikleridir: bütün geçmiş sistemlerin morfogenetik alanları,
sonraki herhangi bir benzer sistem için bugünü oluşturur; eski sistemlerin
yapıları, hem uzay hem de zaman içinde etkinlik gösteren kümülatif
bir etkiyle sonradan gelen benzer sistemleri etkiler.
Bu hipoteze göre sistemlerin organize olma biçimlerinin nedeni, benzer
sistemlerin geçmişte de bu biçimde organize olmuş olmasıdır. Örneğin,
karmaşık bir organik kimyasalın molekülleri karakteristik bir biçimde
kristalleşir, çünkü aynı madde daha önce de bu şekilde kristalleşmiştir;
bir bitki, kendi türünün karakteristik biçimini alır, çünkü türünün
önceki üyeleri de bu biçimi almıştır; bir hayvan içgüdüsel olarak
belirli bir biçimde davranır, çünkü benzer hayvanlar da daha önceden
bu şekilde davranmışlardır.
Bu hipotez, organizasyonun biçimleri ve örüntülerinin yinelenmesiyle
ilgilidir; bu biçimlerin ve örüntülerin kökeni sorunu ise kapsamının
dışında kalmaktadır. Bu soru birkaç değişik biçimde cevaplanabilir,
fakat bunların tümü yinelenme meselesiyle eşit derecede bağlantılı
görünmektedir.
Bu hipotezden çıkarılabilecek bir dizi deneysel sonuç vardır ki, bunlar
geleneksel mekanik teoriden çok farklıdır. Tek bir örnek yeterli olacaktır:
bir hayvan, söz gelimi bir fare, yeni bir davranış biçimini gerçekleştirmeyi
öğrenirse, sonraki benzer herhangi bir farenin (aynı cins, benzer
koşullarda yetiştirilmiş, vb.) aynı davranış örüntüsünü gerçekleştirmeyi
daha çabuk öğrenmesi yönünde bir eğilim olacaktır. Bu işi yapmayı
ne kadar çok sayıda fare öğrenirse, sonraki benzer bir farenin bunu
öğrenmesi de o kadar kolaylaşacaktır. Böylelikle, örneğin, Londra'daki
bir laboratuarda yeni bir işi yapmak için binlerce fare eğitilirse,
başka herhangi bir yerdeki laboratuarda bulunan benzer fareler aynı
işi çok daha çabuk bir şekilde yapmayı öğreneceklerdir. Başka bir
laboratuarda, diyelim ki New York'da, farelerin öğrenme hızı Londra'daki
farelerin eğitilmesinden önce ve sonra ölçüldüğünde, ikinci durumda
test edilen farelerin birinci durumda test edilenlerden daha hızlı
öğrenmeleri gerekecektir. Bu etkinin iki laboratuar arasında bilinen
hiçbir fiziksel bağlantı ya da iletişim biçiminin bulunmadığı bir
durumda meydana gelmesi gerekmektedir.
Böylesi bir ön kabul olasılık dışı ya da saçma olarak nitelendirilebilir.
Yine de fareler üzerindeki laboratuar çalışmalarından, öngörülen etkinin
gerçekten meydana geldiği yönünde, dikkat çekmeye yetecek kadar kanıt
şimdiden bulunmaktadır.
Biçimlendirici nedensellik (formative causation) adı verilen bu hipotez,
fiziksel ve biyolojik olguyla ilgili var olan birçok kuramınkinden
radikal bir biçimde farklı olan bir yoruma yol açmakta ve oldukça
iyi bilinen bazı sorunların yeni bir ışık altında görülmesini sağlamaktadır.
Elinizdeki kitapta bu hipotez genel hatlarıyla ortaya konmuş, bazı
imaları tartışılmış ve deneysel olarak araştırılabilecek yönleri teklif
edilmiştir. |